Wednesday, August 26, 2009

SANAT KURUMLARINDA ÖZERKLİK ÜZERİNE

Yazıma 400 yıldan fazla bir zaman önce dünyanın kuzey bölgesindeki bir ülkede tiyatro dünyasında yaşanmış bir takım olumsuzluklardan bahsederek başlayacağım. 16. Yüzyıl İngiltere’sinde 1581 kararnamesi Kraliyete tiyatro üzerinde tam bir kontrol olanağı veriyordu. Kraliyet izni olan her topluluk, yasal olarak kraliyet sınırları dahilinde istedikleri her yerde gösteri yapma hakkı elde etmiş oluyordu. Ancak yerel yöneticilerin çoğu yetkilerin kendilerinde olması gerektiğine ve krallığın yetkiye zorla el koyduğuna inanıyorlardı.

Yerel yönetimler oyuncuların sahip oldukları iznin gereklerini yerine getirmemek için çeşitli yöntemler bulmuşlardı. Bunlardan bazıları şöyledir: Veba tehlikesi, kalabalığın karışıklık çıkarmaya meyilli olması ve insanların işlerinden, dini törenlerinden alıkoyulması. Bu gerekçeler gösteri izni vermemek için kullanılıyordu. Kraliyet desteği olmasa tiyatronun yaşamını sürdürebilmesi neredeyse imkansız olacaktı!..

Kent yöneticileri tiyatroları zararlı buluyorlardı. Ayrıca Püriten’ler, yani katı ahlakçı dindarlar, tiyatroyu ahlak bozuculukla suçluyorlardı. Püritenler yazdıkları kitaplarda tiyatronun şeytan tarafından kötü alışkanlıkları cesaretlendirmek, insanları dürüstçe çalışma ve diğer yararlı işlerden uzak tutmak için bir araç olarak kullanıldığını iddia ediyorlar ve tiyatroya sövüp sayıyorlardı. Neyse ki kraliçe ve Saray çevreleri bunlara aldırış etmiyordu. Onlar tiyatroyu seviyorlardı ve oyuncuları besliyorlar, kumpanyalara hamilik yapıyorlardı. Merkezi otoritenin tiyatronun yanında yer alması bir şans olmuştur ve elbette her zaman da böyle olmamıştır; merkezi otoritenin olumsuz kararları da olmuştur.

Bu ve benzeri örnekler bize şunu hatırlatmaktadır: Merkezi otorite ya da yerel yönetimler sanatı seven, onun gerçek değerini bilen, sanatın paha biçilmez getirisinin idrakine varmış, aydınlanmacı bir zihin yapısına sahip kişilerden oluşmuyorsa o zaman sanat tehlikeye girmektedir. Sanata müdahaleyi sanatçıya elektrik akımı vererek işkence yapmaya benzetebiliriz. Çözüm çok basit ve çok açık: Sanat kurumları hem merkezi otoriteden, hem de yerel yönetimlerden bağımsızlaştırılmalıdır. Sanat kurumları sanat adaları haline getirilmelidir. Ülkenin her yanındaki ödenekli tiyatrolar bağımsız birer cumhuriyet şekline dönüştürülmelidir; onları Vatikan gibi devlet içinde hükümran bir devlet şeklinde düşünebiliriz. Amaç, sanatı, sanatçıyı özgürleştirmek, dış etkilerden, baskılardan yalıtmak, onları kendi hallerine bırakmaktır.

Şu anda ödenekli tiyatroların paralarını belediye veya devlet karşılıyor şeklinde bir algılama hatasına düşülüyor. Temelde devletin parası, belediyenin parası diye bir şey söz konusu değildir, sadece halkın parası vardır. Bu ülkede ve başka ülkelerde yapılan her işi halk finanse etmektedir. Halkın parası sanat için kullanıldığında bu halkın yararınadır. Halk, sanattan, daha doğrusu iyi sanattan her zaman büyük yarar sağlar. Yani bir ülkede sanat için mutlaka büyük kaynaklar ayrılmalı ve bu kaynaklar bağımsız, egemen sanat kurumlarının kullanımına hiçbir çekince duyulmadan tahsis edilmelidir. Sanat kurumlarında egemenlik kayıtsız şartsız sanatçıların olmalıdır! Kendi kendini yöneten, kendi kendini denetleyen, bütünüyle bağımsız, kalbi sanat için çarpan, idealist, yaratıcı birimler ülkenin her bir köşesinde, en küçük bir köyünde dahi mantarlar gibi çoğalmalı.

Umberto Eco’nun çok satan ödüllü kitabı “Gülün Adı” isimli romanının filmi yapılmıştı. Filmde manastırda işlenmiş esrarengiz bir cinayetle ilgili bir konuşma geçer ve William of Baskerville (Sean Connery) bu sorunla ilgili olarak şöyle der: “It is elemantary!” yani basit! Türkiye’de pek çok sorun gerçekten de basittir! Çözümler de basittir. Sanat kurumlarının özerkliği de böyle bir sorundur. Birkaç haftada halledilebilecek bir meseledir. Sorunların çözülmemesinin nedeni beceriksizlik, modern bir zihinsel yapıya sahip olmamak, kötü niyet, evrensel doğruları algılama yeteneğinden yoksunluktur…

Yine de Horace’ı dinleyelim: “Nil Desperandum!” Hiçbir şey umutsuzluğa düşürmemeli!.. Sanat çok güçlüdür, baskı altında dahi ilerlemeye devam eder. Ondaki yaratma aşkı öyle güçlüdür ki, her türlü olumsuz koşul altında bile nefes alıp verir; o, yenilmez bir güçtür!..

Mehmet Murat ildan

No comments:

Post a Comment