Bu hükümetin Devlet Tiyatrolarına yaklaşımını biliyoruz; bu yaklaşımda kurumu ileriye taşımak, aksaklıkları düzeltmek, kurumun evrensel arenada boy göstermesini sağlamak söz konusu değildir. Ben bu yazımda hükümetin uygulamalarından bahsetmeyeceğim; bu hükümet geldi ve gidecek, arkasında da bir enkaz bırakarak gidecek, tıpkı öteki hükümetler gibi…
Ben yazımda, konumuz itibarıyla sanat kurumlarında belirli makam ve mevkilerde ne kadar süre kalınması meselesini analiz edeceğim. Belirli mevkilerde uzun süre kalınması kesinlikle yanlıştır. Diyelim ki falanca kişi Devlet Tiyatroları Başrejisörü oldu ve o görevde 10 yıl, 15 yıl kaldı. İşte bu yanlış yapı mutlaka ortadan kaldırılmalı!..
Bunun için esasen belirli bir yasaya, belirli bir kurala da gerek yoktur. İnsanlar kendi vicdanlarını kullanmalıdırlar. Bu mesele her şeyden önce bir ahlak ve vicdan meselesidir. Kişi şöyle düşünmelidir. “Üç yıl başrejisörlük görevimi yaptım ve şimdi bu mevkiden ayrılıyorum, çünkü benim arkamda bu işi yapabilecek başka yetenekli yönetmenler var, işi onlara devrediyorum.” Mesele bu kadar basit. Kişiler geri çekilmesini bilmelidirler; ve onun yerine gelenler de yine aynı doğru davranışı sergilemelidirler.
Diyelim ki falanca kişi 10 yıl Edebi Kurul üyeliği yaptı. Bu kesinlikle yanlıştır. Önceki yazımda da belirttiğim gibi mesele bir bayrak yarışı meselesidir ve örneğin elinizde bayrakla 3-5 yıl koşmuşsanız bayrağı artık başkasına vermelisiniz, kendiliğinizden vermelisiniz. Elinizde bayrakla sonsuza dek mi koşacaksınız? Bu ahlaki konular çok önemlidir. Belirli kilit mevkilerde fazla durmayıp arkadan gelenlere yol açmak bir ahlak meselesidir. Eğer o işi sizden daha iyi yapacak kişi yok diye düşünürseniz bu doğru bir değerlendirme olmaz.
Ben gelip geçici meselelere değil de kalıcı olanlara kafa yorulması gerektiği düşüncesindeyim. “Kültür Bakanı Atilla Koç” belirli bir süre sonra, belki haftaya belki de öteki aya “Kültür Eski Bakanı Atilla Koç” olacaktır. Bakanlar gelip geçer; yeteneksiz olanların adları bıraktıkları enkazla birlikte olumsuz duygularla anılır; Hasan Ali Yücel gibi yetenekli olanları da yıllarca sonra bile sevgi ve saygıyla hatırlanır…
Temel konular üzerinde yoğunlaşılması gerekiyor. Makam ve mevkilerdeki “Demir atma” meselesi temel önemde olan bir meseledir ve bu iş yasadan ziyade ahlaki değerler öne çıkarılarak çözümlenmelidir.
Önceki yazımda bahsettiğim gibi hiç kimse vazgeçilmez değildir; herkes belirli kilit mevkilerde makul bir süre kalıp sonra o mevkiyi çoğunlukla kendisinden daha yetenekli olana devretmelidir. Sanata hizmet zaten mevkiden bağımsız bir iştir. Kişi en kötü koşullarda, faşist bir devlet yapısı içinde dahi sanata hizmet edebilir.
Bugün üniversitelerde dahi koltuğunu, kürsüsünü kendinden daha genç ve daha yetenekli olana bırakmamak için büyük bir direnç gösteren öğretim üyeleri var. İnsanlardaki bu “Ben vazgeçilmezim!” paranoyası ya da “Elimin altındaki imkanları kimseye vermem” cimriliği korkunç bir şeydir ve alt-düzey ahlaki bir seviyeyi işaret eder.
Bu mesele üzerinde herkes düşünmeli. Özellikle sanat kurumlarında belirli kilit noktalarda uzun süre kalınmamalı, başkalarına da hayat hakkı tanıma, başkalarına da fırsat verme büyüklüğü gösterilmelidir. Bunu yaparsanız size saygı artar, yapmazsanız saygıyı yitirirsiniz, yol tıkayıcı damgası yiyip itibar kaybedersiniz. Şunu asla unutmamalıyız ki, siz bir mevkide dururken geride o işi hayal eden, büyük bir heyecanla, büyük bir şevkle bekleyen yetenekler her zaman mevcuttur. Onları oraya taşımak kişiye ancak erdem katar… Mevkilerde akışkanlık olduğunda yaratıcılık ve yeni yaklaşımlar da zenginleşecektir… Durgun su kirlenir, akan su temizlenir…
Mehmet Murat ildan
No comments:
Post a Comment