Saturday, August 29, 2009

TİYATRO KARDİNALLERİ

Zaman zaman tiyatroda da mesela Papalık Kurumu gibi bir kurumun olması gerektiğini düşünmüşümdür. Örneğin 100 tane tiyatro kardinalinden kurulu bir yapı, bir meclis olsa ve bunlar tiyatroyla ilgili bazı kurallar koysalar ve bu kuralların ekümenik (evrensel) yaptırım gücü olsa…

Bütün tiyatro dünyasını kapsayan böyle evrensel kurallardan birisi de kostümler için konmalı bence. Maalesef bu konunun müthiş önemi ne ülkemizde ve ne de dünyada anlaşılmış değil. “Tiyatro Kardinalleri” diye adlandırdığım bu düşsel yapı şu kuralı koymalıdır: “Tiyatro oyunlarında kullanılan kostümler, oyun hangi çağa aitse o çağa ait olmalıdır!”

Son derece basit ama son derece önemli bir unsurdur bu! Bu mesele bir ayrıntı değil olayın özüdür! Geçenlerde bir Shakespeare oyunu seyrettim. Oyun tarihsel olarak 11. yüzyıl civarlarına denk düşmektedir. Oyundaki kostümler ise 20. yüzyıla denk düşmekteydi! 9 yüzyıllık küçük bir sapma yapılmış!!! Oyundaki bir karaktere baktım, bu karakter hiçbir şekilde bir İskoçya Kraliyet ordusunun askeri olarak durmuyordu, çok bariz bir şekilde Yugoslavya’daki bir partizan milis olarak duruyordu!... Shakespeare oyununda bir partizan! Bu oyuna nasıl konsantre olunabilir? İnsan ancak her an bir yerden sinyor Mussolini çıkacak diye bekleyebilir!..

Üzerine basa basa tekrar ediyorum, oyun hangi çağda oynanıyorsa kostümler mutlaka ama mutlaka o çağa, o zaman ait olmalıdır! Ciddiyet bunu gerektirir; oyuna saygı bunu gerektirir; seyirciye (daha doğrusu bilinçli seyirciye) saygı bunu gerektirir; doğru olanı yapmak bunu gerektirir!

İlgisiz kostümlerle oyun tabii ki oynanabilir ve sonunda da bu oyun kuvvetli bir alkış alabilir. Ama alkışlar gerçeği asla değiştirmez! Alkış yanlışa doğru katmaz, kötüyü iyiye çevirmez. Yanlış kostümlü oyun kötü oyundur ve boşa gitmiş bir emektir. Ben o oyunda asla 11. yüzyıl karakterleri görmedim, dediğim gibi bir takım Yugoslav partizanlar gördüm ve olay bitmiştir, oyun bütün etkisini yitirmiştir. Oyunculuk açısından da şöyle söyleyeyim, mesela bir kral ancak bir kral kıyafeti içerisinde oynanırsa bir anlam ifade eder, bir güç yaratır. Deri ceketli bir kralı kral olarak seyirciye sunsanız bile o kral değildir, deri ceketle konuşan biridir sadece!..

Mehmet Murat ildan

TİYATRONUN SORUNLARI NEDEN VAR?

Türkiye’de sorunsuz bir tiyatro olabilirdi; sorunsuzluk ya da en azından çok az sayıda soruna sahip olmak her zaman mümkündür. Tiyatroda ve genel anlamda da bütün öteki alanlarda sorunların kaynağı “Zeka” ile ilgilidir. “Zeka,” neredeyse tüm problemleri çözmek için yeterli ve güçlü bir araçtır… Bir başka deyişle, eğer herhangi bir konuda, herhangi bir yerde bir sorun varsa, o sorunu ortadan kaldıracak “Zekanın varlığı” orada mutlaka ciddi manada eksik ve yetersiz demektir… Bu bir yasadır!..

Zekayı yiyen güve, onu kemirip yoksul bırakan “Fare” nedir dersek o da eğitimdir, daha doğrusu yanlış eğitimdir! Okullarımız, kolejlerimiz ve hatta üniversitelerimiz insanın zekasını daha ileri götürmüyor tam tersine geriletiyor. Ezberci sistem ve insanların beyinlerini birer çöplüğe dönüştüren gereksiz bilgi yüklemeleri zekaya vurulan en büyük darbedir. O halde sorunsuz ya da az sorunlu bir ülke yaratmanın anahtarı eğitimdedir…

Tiyatronun, sanatın yerel ve küresel sorunları var dediğimizde, bunun bir başka şekilde söylenişi de şudur: Tiyatronun, sanatın sorunlarını çözecek yetkilere sahip olanların zekaları bu sorunları çözecek donanımda değildir. Sorun ve zeka bir arada barınamazlar. Biri varsa öteki yoktur. Altyapınızda sorun mu var? Altyapınızın sorunlarını çözecek kadar zekanız yok demektir. Zekanın güzel bir tanımı vardır: Zeka, karşılık verebilme becerisidir. Hayat sürekli bir akış içerisinde olduğu için zeka da koşulların gereğine göre hızlı çözümler üretir, hızlı karşılıklar verir…

O halde çözüme doğru nasıl bir adım atılabilir? Çözümün ilk adımı, tiyatronun sorunlarını çözme makamlarında olup da, müdür olsun, yönetmen olsun, bakan olsun, amir olsun, sekreter olsun, kim olursa olsun, onu çözemeyenler yukarıda bahsettiğim kriter gereği tasfiye edilmelidirler. Acımasız fakat gerekli ve gerçekçi bir çözümdür bu. Yetersiz zeka yeterli zekayla her alanda, her mevkide yer değiştirmelidir, bu bir kurtuluş yasasıdır. Zeka bir ışıktır ve eğer bir yerde gölgeler, karanlıklar, sorunlar varsa orada zeka ya yoktur ya da çok yetersizdir.

5 Watlık bir lamba 80 Watlık bir lamba kadar aydınlık yaratamaz! Düşük watları atın, yerine yüksek watları takın; her şey çözülme yoluna girer; sorunlar zekaya direnemezler, sorunlar aptallığa direnirler ve onunla var olurlar, onunla yaşarlar! Bu bütün dünya için geçerli bir yasadır, insanlık için bilimsel bir kurtuluş yasasıdır! Hangi makamda sorun çözme yeteneksizliği gösteren biri varsa o kişi tasfiye edilmelidir, o kişiyi orada tutmanın maliyeti her zaman büyük olur… Tasfiyeden onların sokağa atılmasını elbette kastetmiyorum; sadece o mevkiden başka bir yere kaydırılmalarını, daha az hasar verecekleri bir yere, daha alt bir kademeye transfer edilmelerini kastediyorum.

Tiyatronun zaman kaybına tahammülü yok; çevre sorunlarının, sağlık sorunlarının zaman kaybına tahammülü yok, dünyada hiçbir sorunun çözümsüzlüğe tahammülü yok; dünya artık yoruldu, gerçekten yoruldu, çünkü yetersiz insanlar onu yordular; dünya artık sorun çözemeyip sürekli sorun üreten aptallardan bıktı, bunlar dünyayı ateşin içine atıyorlar!..

Çözüm basit: Sorun çözme mevkilerine zeki (ama aynı zamanda da iyi niyetli, ahlaklı vs.) insanları getirin, onlar her şeyi çözer… Bir sorun çözülemiyorsa, onu çözecek zeka orada iş başında değil demektir, bu bir yasadır. Bir toplum bu yasaları anlarsa, ilerlemesini hızlı yapar… Anlamazsa, sorunların çamurları içinde debelenir durur…

Mehmet Murat ildan

BİR MEVKİDE KAÇ YIL KALINMALI?

Bu hükümetin Devlet Tiyatrolarına yaklaşımını biliyoruz; bu yaklaşımda kurumu ileriye taşımak, aksaklıkları düzeltmek, kurumun evrensel arenada boy göstermesini sağlamak söz konusu değildir. Ben bu yazımda hükümetin uygulamalarından bahsetmeyeceğim; bu hükümet geldi ve gidecek, arkasında da bir enkaz bırakarak gidecek, tıpkı öteki hükümetler gibi…

Ben yazımda, konumuz itibarıyla sanat kurumlarında belirli makam ve mevkilerde ne kadar süre kalınması meselesini analiz edeceğim. Belirli mevkilerde uzun süre kalınması kesinlikle yanlıştır. Diyelim ki falanca kişi Devlet Tiyatroları Başrejisörü oldu ve o görevde 10 yıl, 15 yıl kaldı. İşte bu yanlış yapı mutlaka ortadan kaldırılmalı!..

Bunun için esasen belirli bir yasaya, belirli bir kurala da gerek yoktur. İnsanlar kendi vicdanlarını kullanmalıdırlar. Bu mesele her şeyden önce bir ahlak ve vicdan meselesidir. Kişi şöyle düşünmelidir. “Üç yıl başrejisörlük görevimi yaptım ve şimdi bu mevkiden ayrılıyorum, çünkü benim arkamda bu işi yapabilecek başka yetenekli yönetmenler var, işi onlara devrediyorum.” Mesele bu kadar basit. Kişiler geri çekilmesini bilmelidirler; ve onun yerine gelenler de yine aynı doğru davranışı sergilemelidirler.

Diyelim ki falanca kişi 10 yıl Edebi Kurul üyeliği yaptı. Bu kesinlikle yanlıştır. Önceki yazımda da belirttiğim gibi mesele bir bayrak yarışı meselesidir ve örneğin elinizde bayrakla 3-5 yıl koşmuşsanız bayrağı artık başkasına vermelisiniz, kendiliğinizden vermelisiniz. Elinizde bayrakla sonsuza dek mi koşacaksınız? Bu ahlaki konular çok önemlidir. Belirli kilit mevkilerde fazla durmayıp arkadan gelenlere yol açmak bir ahlak meselesidir. Eğer o işi sizden daha iyi yapacak kişi yok diye düşünürseniz bu doğru bir değerlendirme olmaz.

Ben gelip geçici meselelere değil de kalıcı olanlara kafa yorulması gerektiği düşüncesindeyim. “Kültür Bakanı Atilla Koç” belirli bir süre sonra, belki haftaya belki de öteki aya “Kültür Eski Bakanı Atilla Koç” olacaktır. Bakanlar gelip geçer; yeteneksiz olanların adları bıraktıkları enkazla birlikte olumsuz duygularla anılır; Hasan Ali Yücel gibi yetenekli olanları da yıllarca sonra bile sevgi ve saygıyla hatırlanır…

Temel konular üzerinde yoğunlaşılması gerekiyor. Makam ve mevkilerdeki “Demir atma” meselesi temel önemde olan bir meseledir ve bu iş yasadan ziyade ahlaki değerler öne çıkarılarak çözümlenmelidir.

Önceki yazımda bahsettiğim gibi hiç kimse vazgeçilmez değildir; herkes belirli kilit mevkilerde makul bir süre kalıp sonra o mevkiyi çoğunlukla kendisinden daha yetenekli olana devretmelidir. Sanata hizmet zaten mevkiden bağımsız bir iştir. Kişi en kötü koşullarda, faşist bir devlet yapısı içinde dahi sanata hizmet edebilir.
Bugün üniversitelerde dahi koltuğunu, kürsüsünü kendinden daha genç ve daha yetenekli olana bırakmamak için büyük bir direnç gösteren öğretim üyeleri var. İnsanlardaki bu “Ben vazgeçilmezim!” paranoyası ya da “Elimin altındaki imkanları kimseye vermem” cimriliği korkunç bir şeydir ve alt-düzey ahlaki bir seviyeyi işaret eder.
Bu mesele üzerinde herkes düşünmeli. Özellikle sanat kurumlarında belirli kilit noktalarda uzun süre kalınmamalı, başkalarına da hayat hakkı tanıma, başkalarına da fırsat verme büyüklüğü gösterilmelidir. Bunu yaparsanız size saygı artar, yapmazsanız saygıyı yitirirsiniz, yol tıkayıcı damgası yiyip itibar kaybedersiniz. Şunu asla unutmamalıyız ki, siz bir mevkide dururken geride o işi hayal eden, büyük bir heyecanla, büyük bir şevkle bekleyen yetenekler her zaman mevcuttur. Onları oraya taşımak kişiye ancak erdem katar… Mevkilerde akışkanlık olduğunda yaratıcılık ve yeni yaklaşımlar da zenginleşecektir… Durgun su kirlenir, akan su temizlenir…
Mehmet Murat ildan

BİR SANATÇININ ÖLÜMÜ

Bertrand Barere, “Dönmeyen tek yaratıklar, ölülerdir,” der. Ölüm, gerçekten de geriye dönüşsüz bir noktadır. Kişinin bu noktaya ne zaman varacağı bilinmez. Yaşamın her anında bu noktaya varılabilir. O yüzden yaşamla ölüm arasında asla bir köprü yoktur, bunlar birbirine bitişik, yan yana, kol koladırlar.

Ölümle ilgili çok güzel “Teselli” düşünceleri vardır. Örneğin, John Mc. Creery, “Yıldızlar, başka bir kıyıda doğmak için batarlar,” der. George Herbert, “Tanrı, sevdiği kulunu uzun yaşatmaz,” der. Aynı şeyi Byron da söylemiştir: “Tanrı, sevdiklerine tez ölüm verir.”

Daha gerçekçi görüşler de vardır. Buda, “Ölümün ötesinde hiçbir şey yoktur,” der. Bu ölüm olayını nasıl düşünmek gerek? Bu konuda yüzlerce farklı fikir var ve insan düşündükçe işin içinden çıkamaz. Belki de en güzeli Epikür gibi düşünmektir: “Biz varken ölüm yoktur, ölüm geldiği zaman ise biz yokuz!”

Mehmet Ulusoy’u çoğu kişi gibi ben de sadece uzaktan, gazetelerde, dergilerde çıkan yazılardan tanıyorum. Ulusoy 63 yaşında vefat etti. İnsanın gerçek biyolojik yaşının 120 yıl olduğu söyleniyor; o halde Ulusoy henüz yolun yarısındayken bu tuhaf dünyadan ayrılmış oldu. Tiyatro’ya Galatasaray Lisesi’nin tiyatro kolunda başlamış. Eski bir yazımda, “Her şey Amatör dünyada başlar,” demiştim. Her şeyin temelinde gerçekten de amatör başlangıç vardır. Amatör dünya olmazsa profesyonel dünya da olmaz, ama profesyonel dünyayı kaldırırsanız, amatör dünya yine oradadır!..

Yönetmen ve oyuncu Ulusoy Yıldız Kenter’in öğrencisi olmuş. 21 yaşında Avrupa’ya gitmiş. Sorbonne Üniversitesi Tiyatro Enstitüsü’nde öğrenim görmüş. Bunları yazmak hep kolaydır ama bunları yapmak hiç de kolay değildir. Şans, imkanlar, yetenek gibi değişik unsurlar bir araya gelmeden bunlar olmaz. Ulusoy 26 yaşında tekrar İstanbul’a geri dönmüş “Devrim İçin Hareket Tiyatrosu”nu kurmuş. Üç yıl boyunca köylerde, meydanlarda ve grevde olan fabrikalarda sokak tiyatrosu yapmış.

Devrim düşüncesi çağlar boyunca sayısız insanı etkilemiş, cezp etmiştir. İnsan çoğu kez sistemin adamıdır, sistemin içinde yaşar ve pek çok şeyi göremez. Kendisini sistemin dışına çıkarıp olaya kuşbakışı bakanlarda bir “Uyanış” olur. Sistemde bozukluklar vardır ve bunlar düzeltilmelidir. Devrim, bunun için iyi bir araçtır. Clarence Darrow şöyle der: “Yirmi yaşındaki genç, dünyayı değiştirmek ister; yetmiş yaşına gelince, yine dünyayı değiştirmek ister, ama yapamayacağını da anlar.” Fakat önemli olan “Denemektir!” Bozuk olanı düzeltmeyi denemek başlı başına bir devrimdir esasen!..

Ulusoy 30 yaşında Paris’e yerleşmiş. Paris, ruhu olan bir şehirdir. Her şehrin ruhu olmaz. Pek çok sanatçı hayatının bir döneminde orada yaşamayı arzular. Çünkü Paris’in büyülü bir havası vardır; insana adeta ekstra yaratıcılık yeteneği bahşeder!.. Mehmet Ulusoy orada “Liberte Tiyatrosu”nu kurar. Avrupa’nın değişik ülkelerinde oyunlar sergiler ve kurduğu tiyatro Fransa Kültür Bakanlığı’nın parasal desteğini alan önemli bağımsız tiyatrolardan biri olur.

Yukarıda yazdığım gibi Ulusoy’u sadece uzaktan tanıyorum, ama kişinin geçtiği yolları izleyerek yaptıklarının önemini insan uzaktan da kavrayabilir. 33 yaşına geldiğinde Sorbonne’da tiyatro hocalığı yapmıştır. 48 yaşında Paris Ulusal Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nde dersler vermiştir. 2000’de Fransa’da sahneye koyduğu son oyun olan “Topor-Party” yılın en iyi oyunu seçilmiştir.

Bazı ipuçları kişileri daha iyi tanımanızı sağlar. Mehmet Ulusoy’un Atatürk hayranlığı iyi bir ipucudur. Atatürk hayranlığı ancak sağlam, ilerici, modern zihniyetlerde olur. Zihniyet ne kadar geriyse, Atatürk’ten hoşlanmamak da o kadar belirginleşir. Ülkemizde ne kadar çürük, işe yaramaz zihniyet varsa, bunlarda hep Atatürk karşıtlığı vardır.

Ulusoy’la ilgili yorumlarda fazla içki içtiği, vücudunu hor kullandığı söyleniyor. Bu elbette benim kesinlikle karşı olduğum bir konu. Yani sanatçı demek sağlık bağlamında kendisini boş vermiş insan demek olamaz. Her türlü aşırılık kötüdür. Kişi yalnızca kendisine karşı değil, sevdiklerine, topluma karşı da sorumludur ve vücudunu istediği gibi yıpratma hakkına sahip değildir. Hiç kimsenin hayatı sadece kendi hayatı olarak algılanamaz. O yüzden sanatçı olsun, ya da başkası olsun, kişi sağlığına asgari dikkati göstermek, elinden geldiğince dikkat etmek zorundadır. Fakat bunları yapsa bile hastalıklardan yine de kaçılamaz. En azından yukarıda bahsettiğim önemli sözcük yerine getirilmiş olur: “Denemek!” İnsan, sağlıklı yaşamayı denemelidir; başarılı olamasa bile onun için en azından elinden geleni yapmıştı denir!...

Son olarak şunu belirteyim: İnsanlara YAŞARKEN önem verilmelidir; öldükten sonra ona önem vermek, onu şereflendirmek ölen kişi açısından hiçbir şey ifade etmez!! Cenaze törenine 1 kişi de gelse, 1 milyon kişi de gelse bu önemli değildir. Önemli olan yaşarken onun yanında olmak, yaşarken ona destek olmak, yaşarken ona madalya vermektir, yaşarken onun önemini kavramaktır, heykeli dikilecekse yaşarken dikilmelidir, adına şiir yazılacaksa yaşarken yazılmalıdır; kişi övüldüğünü, sevildiğini yaşarken görmelidir, önemli bir şeyler başardığını yaşarken duymalıdır.

Mehmet Murat ildan

Thursday, August 27, 2009

KLAROS KEHANET TAPINAĞI’NDA TİYATRO

“Binlerce yıl öncesine ait iki kehanet, dünyadaki en önemli 3 kehanet merkezinden biri olan Apollon Klaros Tapınağı'nda, ‘1. Uluslararası Antik Dönemde Kehanet ve Batı Anadolu'daki Apollon Kültleri Sempozyumu’ çerçevesinde teatral biçimde yeniden canlandırıldı. Klaros Tapınağı'nda, Manisa'daki ‘Ağlayan Kaya’ mitinin gerçekleşmesi ve Büyük İskender'in İzmir'i kurmasına ilişkin kehanetler binlerce yıl sonra yeniden canlandırıldı.” Yukarıdaki haberi okuduğumda bu orijinal teatral olayı ve elbette böyle ilginç bir sempozyumu kaçırdığım için üzüldüm…

Klaros’u birkaç yıl önce sıcak bir Eylül gününde ilk ziyaret ettiğimde oldukça etkilenmiştim. Fakat Klaros’a gidiş yolu, turistik levhalar vs. bunlar çok yetersizdi; bir de harabelere yakın bir yerde sahipsiz köpekler için barınak yeri vardı ve açıkta dolaşan köpekler ziyaretçiler için bir tehdit oluşturuyordu. Bunlar düzelmiştir umarım. Klaros, İzmir-Selçuk arasında kalan bölgededir ve kenarda köşede kaldığı için pek bilinmez. İnsanlarımız da böyle önemli antik yerlere karşı pek meraklı olmadıkları için buralar sessiz sakin ve huzurludur. Ahmetbeyli plajına 3 km uzaklıktadır ve bir başka antik yer Notion’a göre kara tarafında kalır. Klaros, kehanet merkezi olarak çok ünlüydü ve sırf bu nedenden dolayı bile oraya gitmek insanı heyecanlandırır.

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurdan Şahin önderliğinde düzenlenen "1. Uluslararası Antik Dönemde Kehanet ve Batı Anadolu'daki Apollon Kültleri Sempozyumu"na Türk bilim adamlarının yanında Alman, Fransız ve İtalyan bilim adamları da katılmış. Sayın Nurdan Şahin’i kutlamak gerekiyor.

Klaros’la ilgili şu aydınlatıcı alıntıyı da vermek isterim: “Klaros’taki bilicilik geleneği Manto adlı bir bilicinin oğlu olan Mopsos’a dayanır. İ.Ö. 6. yüzyıla inen heykel buluntuları yanı sıra Helenistik oturan Homeros figürü, Klaros’un önemini gösteriyor. Dor düzenindeki tapınağın sütunları taş sağlamak için devrildikleri biçimde duruyor. Tapınakta bulunan dev heykeller ören yerinde, alçı kopyaları ise tapınağın batı ucunda sergileniyor. Oturan dev Apollon, anası Leto ve ikizi Artemis heykelleri Helenistik çağa tarihlenirler. Tapınağın altına giren ve dolanan koridorlar, fal bakan rahiplerin bulunduğu bölmeye ulaşıyordu. Kemerli odanın içindeki su kaynağı fal bakmada önemli bir işleve sahipti. Yapının doğusundaki sunak önünde ele geçen halkalardan anlaşıldığı gibi yüz dananın kurban edildiği görkemli törenler yaşanıyordu.”

Türkiye’de çok önemli antik ören yerleri var. Buralarda tiyatro aktiviteleri gerçekleştirmek gerçekten güzel ve etkileyici bir olaydır. Antik mekana zarar vermemek koşuluyla bu tür etkinlikler özellikle yaz aylarında daha sık yapılmalıdır. Ama elbette kişi bu antik bölgeye gittiğinde daha öncesinden burayla ilgili mutlaka tarihi bilgilere sahip olmalı, çünkü bilgi, hayal gücünü zenginleştirir!..

Bizler, yüzyıllar önce bu topraklarda tiyatro sevgisiyle coşan halklar, krallar, generaller, senatörler, hatipler kadar ve hatta onlardan daha fazla tiyatroya gerektiği önemi vermeliyiz ve tiyatronun önemini kavrayamayacak kadar bilgisiz insanların tiyatro düşmanlıklarını onların eksik yanları olarak görüp bu sanatı daha yükseğe taşımak için ekstra çaba göstermeliyiz.

Mehmet Murat ildan

DEVLET TİYATROLARI VE TAGORE

1861 Kalküta doğumlu ünlü Hintli yazar Rabindranath Tagore’un 1913 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış eseri Gora’dan bir alıntı yaparak yazıma başlayayım. İngilizlerin Hindistan’a müdahalelerini eleştiren bir bölümde roman kahramanı Gora şöyle der: “İnsan kendi ana babası tarafından kusurlarının düzeltilmesine katlanır. Ama, bu işi polis yapmaya kalkarsa bundan ilerlemeden çok öfke doğar. Onun buyruklarına boyun eğmek onurumuzu kırar.”

Buradaki felsefe basitçe şudur: Her yerde aksaklıklar, kusurlar vardır; fakat bu aksaklıkların ve kusurların düzeltilmesi dışarıdan müdahalelerle değil kendi iç bünyelerinde var olan unsurlarla çözülmelidir. Bunu konumuza uyarlayacak olursak, Devlet Tiyatrolarındaki malum yetersizlikler dışarıdan müdahalelerle değil, o camia içindeki kişilerce çözülmelidir. Sanatın sorunları yine sanatçılar tarafından halledilmelidir. Siyasete düşen tek görev bunun yasal altyapısını hazırlamak; kurumu, kendi sorununu kendi çözecek bir yapıya kavuşturmaktır.

Şimdiki Kültür bakanına gelince, sayın Bakanla ilgili söylenecek pek bir şey yok; sayın Bakan bu işe kesinlikle uygun değil. Bakanın notu, Rus Turistlerle ilgili söylediği sözler zamanında verilmiştir zaten ve bu düşük not onun görevinden alınması için tek başına yeterlidir. Böyle makamlarda böyle korkunç hatalar kabul edilemez. Şu bir gerçektir ki, herkes her işi yapamaz. Herkes Kültür Bakanı olamaz. 70 milyonluk ülkede Kültür Bakanlığı gibi bazı kilit mevkiler için çok uygun olan, yüksek kalitede, son derece iyi eğitim görmüş, üst-düzey kültüre sahip evrensel vizyonlu kişiler mevcuttur. Bu az sayıdaki kişileri bulup bu mevkilere atamak ise bir sanattır.

Her şey son derece basit ve nett: Siyaset sanata müdahale etmemelidir; bu evrensel bir “doğru yoldur!” Siyaset sanatın kendi kendini geliştirmesi için gerekli bütün yasal altyapıyı yine sanat camiasıyla birebir görüşerek hazırlamalı ve ardından sahneden çekilmelidir! Sanat, sanatçıyla baş başa kalmalıdır! Ama bunlar da yeterli değil!.. Sanatçı camiası, yazarı, oyuncusu, dramaturgu, yönetmeni de kendi kendini sürekli eleştirmeli, kendindeki bozuklukları düzeltmeli, kibirlenip kendisini kral ya da kraliçe sanmamalıdır!..

Türkiye’de hangi kuruma bakacak olursanız büyük bir ciddiyetsizlik, laubalilik, yetersizlik, kendisini geliştirme konusunda korkunç bir isteksizlik ve “Biz iyi bir kurumuz” propagandası var. Devlet Tiyatroları gibi bazı kurumlar kesinlikle tam manada özerk, en geniş biçimde bağımsız olmalıdırlar, ama bu özerkliğin yeterli olacağını düşünmemeliyiz. Radikal değişimler şart. Belirli kişilerin belirli mevkilere demir atmaları, oraları kendi çıkarları için kullanmaları mutlaka önlenmelidir; mevkilerde akışkanlık artmalı, makamlardaki dönüşüm hızı çoğalmalıdır; hiç kimse vazgeçilmez değildir; bugün bulunmaz Hint kumaşı denilen kişiler dahi evrensel standartlarda son derece sıradan ve yetersiz kişilerdir…

Bir kurumda falanca mevkiye gelip orada yıllarca kalınmamalıdır, bu yanlıştır! Bu olay sadece o işi ondan çok daha iyi yapabilecek yetenekli kişilerin harcanması sonucunu doğurur. Kişiler koltuklara kene gibi yapışıp kalıyorlarsa bunun ardında iyi niyet değil kesinlikle çıkar ve kötü niyet vardır. Hem ülkemizde hem de dünyada pek çok kişinin temel hareket noktası maalesef çıkardır; kişiler belirli yerlere sadece kendi çıkarlarını kollamak ve geliştirmek için gelmektedirler ve bu da yozlaşmanın ta kendisidir. Kendi küçük çıkarını değil de sanatın yüksek çıkarını düşünen birileri bulundu mu onları altın kafese koymak gerekir ve onlar gerçekten çok değerli kişilerdir, zaten onlar çoğunlukla makam, mevkiyle hiç ilgilenmezler bile.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Türkiye’de “Sanatsal Laiklik” mutlak bir zorunluluktur, yani devletle sanat birbirinden bağımsızlaşmalı, devlet sadece sanata ciddi mali destek sağlayan ama onu asla yönetmeyen, ona asla müdahale etmeyen modern bir yapıda olmalıdır. Parayı veren düdüğü çalar mantığı sanata uygulanamaz. Öte yandan, ayak kaydırma işlerinin, kendinden iyi olana duyulan kıskançlığın ve onu engelleme çabalarının, açgözlü çıkar ilişkilerinin, her türden şımarıklığın, çirkin ve boş bir kibirliliğin ve basitliğin bariz bir şekilde var olduğu sanat camiası da etik dünyanın yörüngesine oturtulmalıdır. Etik değerler her şeyden önce gelir, ahlak ve vicdan her şeyden önce gelir…

Mehmet Murat ildan

DÜNYA TİYATRO GÜNÜ İÇİN BİR ALTERNATİF BİLDİRİ

Tiyatro önce okunmalıdır!..

Tiyatroyu da televizyona benzetme çabaları sürüyor. Televizyonu okuyamazsınız, o bir kitap değil, sadece bir görüntü, karşısına geçip seyredebilirsiniz ancak. Tiyatro da böyle algılanmaya başlandı. Okuma! Sadece izle! Tiyatronun kurtuluşunda atılması gereken ilk adımlardan biri bu gidişatın engellenmesidir. Tiyatro sadece görüntüye, bir sahne sanatı olayına indirgenemez, o ilk önce bir kitaptır ve onun ayrıcalığı da buradadır!..

Tiyatro sadece seyirlik değildir, onu sadece bir futbol maçı izleme şeklide bir grup insanla oturup seyirlik olarak görenler onu öldürüyorlar; tiyatroyu sadece seyrederek tiyatrodan gerçek manada bir şey alınamaz. Her oyunun bir metni vardır ve o metin mutlaka okunmalıdır. Zaten seyrediyoruz okumaya ne gerek var denildiğinde şunu iyi anlamak gerekir ki, esasen oyunu değil yönetmenin size sunduğu oyunu seyrediyorsunuz!! Metin okunmadan tiyatronun gerçek tadı alınamaz, oyun havada kalır; oyunu değil, yönetmenin size vermeye çalıştığı şeyi görürsünüz. Bir oyunda oyunun kendinden çok oyuncuları seyredersiniz, dansları izler, şarkıları dinlersiniz, oysa metni okurken gerçek manada oyunu görmüş olursunuz. Gerçek oyun metindedir.

Tiyatro “önce” okunmalıdır!..

Bu düşünceyi küresel anlamda yaymak gerekiyor. Metinle baş başa kalıp sözler üzerinde düşünmemişseniz neye yarar? Televizyon seyreder gibi seyrettiniz, bu neye yaradı? Her şey uçup gitti; çağın hastalığı da budur zaten: Okuma! Düşünme! Sadece izle, sadece oyuncuyu seyret; o bağrışmalar, o kelime yutmalar içinde hangi sözler iyice işitilebilir, hangi sözler sindirilebilir?..

Devlet Tiyatrolarında Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası’nı seyrettim. Burada karakterlerden biri Mefailun Failatun gibi bir şeyler söylüyor. Metinle alakası olmayan bir şey, “Seyirciyi güldürme taktiği” diyebileceğimiz ciddi kusurlardan biri. Seyirciyi güldürdünüz, ki bu çok kolaydır (Mesela geydiri gubbak Cemile şarkısını 1 dakika çalarsanız seyirci kahkahalar içinde yerlere yatar) seyirciyi güldürdünüz, ama Shakespeare’i öldürdünüz!. Shakespeare bu değil, Shakespeare metinde…
Oyuncunun biri yerde tahta takoz görüyor, gözü ona takılıyor ve ayağıyla seyircilerin gözü önünde takozu bir boşluğa tekmeliyor. Siz metni değil, oyuncuları, oyuncuların kendi yaklaşımlarını, anlık tuhaf yorumlarını, yönetmenin kendi dünyasını izliyorsunuz. Koşturmacalar, bağırışlar içinde bütün büyük sözler kaçıyor, felsefe varsa kaçıyor, düşünmek kaçıyor…
Tiyatro “önce” okunmalıdır!..

Tiyatro, dünya edebiyatına çok büyük eserler vermiştir, onlar okunmalıdır, seyretmekle olmaz, yalnızca seyretmekle hiç olmaz, okumalı ve düşünmeli. Sadece seyrederseniz televizyondan, sinemadan ne farkı var? Bir oyunu seyrettikten sonra metinden konuşulmaz, oyundaki oyuncu hatalarından veya oyuncu kalitesinden veya dekorlardan vesaireden konuşulur, metinden konuşulmaz. Shakespeare burada bunu demiş dendiğini pek duymazsınız, falanca oyuncunun kılıcı eğildi, plastikti dersiniz!! Oyuncu flütü çalmıyordu, çalar gibi yapıyordu dersiniz, kadının küpesi düştü dersiniz…
Tiyatro kurtarılmak mı isteniyor? O halde tiyatro “önce” okunmalıdır!
Onu okunmaktan çıkarıp sırf seyirlik hale getirdiniz mi olay biter. Tiyatronun özü metindedir; o, önce bir kitaptır! Tiyatronun önce bir kitap olduğu hatırlanmalıdır! Onun vermek istediği her şey metindedir… Onu okuduktan sonra seyrettiğinizde bir anlam oluşur; ancak onu okuduktan sonra yönetmenin, oyuncuların yaptıkları hataları, değişik yorumları ve metnin zayıflatıldığını, kötüleştirildiğini görebilirsiniz ya da ne denli başarılı bir şekilde sahnelendiğini anlayabilirsiniz; siz oyun oynanırken yapılan bütün hataları zihninizdeki metinde düzeltebilirsiniz; en azından “Ama bu benim okuduğum Shakespeare değildi!” dersiniz… Bu ne biçim Antigone dersiniz?..

Tiyatro “önce” okunmalıdır!..

Çehov’un Martısı okunduğu zaman büyüktü, onun büyüklüğü oynandığı zaman ortaya çıkmadı… onun büyüklüğü metinden gelir, oynanmasından değil… Bu inceliği iyi anlamak gerek… Ve en önemlisi de şudur: Mesela şu anda Sakuntala gibi bir dünya tiyatro şaheseri hiçbir yerde oynanmıyor. Ama o orada, belki bir rafta, sizin zihninizde, okuyan gözlerinizde bütün saflığıyla sadece size oynamak için bekliyor…

Tiyatro “önce” okunmalıdır!..

Tiyatro elbette seyredilecekte, bu onun öteki yarısıdır; ama ancak üst düzey kalitede oyuncular tarafından oynanmışsa bir oyun, ancak o zaman gerçek metni önemli ölçüde sahnede görebiliriz. Hamlet’i Derec Jacobi’nin oyununda seyrederseniz, neredeyse gerçek metni, Shakespeare’in Hamlet’ini orada da, sahnede de bulabilirsiniz…

Ve eğer siz, metnin inceliklerine, metnin felsefesine, metindeki karakterlerin ruhuna vakıf biriyken metni sahnede de gördüm derseniz, işte bu sahnede yapılmış olan sanattır, gerçek sanattır!..

Son sözü yine Hamlet’ten örnekle bitireyim: Gerçek Hamlet metindedir; onu görmek isteyen onu okumalıdır; sahnede gerçek Hamlet’i gördüyseniz, işte o zaman onu sahneleyenler de büyük oyunculardır...

Her halükarda, Tiyatro “önce” okunmalıdır!..

Mehmet Murat ildan