Saturday, August 29, 2009

TİYATRO KARDİNALLERİ

Zaman zaman tiyatroda da mesela Papalık Kurumu gibi bir kurumun olması gerektiğini düşünmüşümdür. Örneğin 100 tane tiyatro kardinalinden kurulu bir yapı, bir meclis olsa ve bunlar tiyatroyla ilgili bazı kurallar koysalar ve bu kuralların ekümenik (evrensel) yaptırım gücü olsa…

Bütün tiyatro dünyasını kapsayan böyle evrensel kurallardan birisi de kostümler için konmalı bence. Maalesef bu konunun müthiş önemi ne ülkemizde ve ne de dünyada anlaşılmış değil. “Tiyatro Kardinalleri” diye adlandırdığım bu düşsel yapı şu kuralı koymalıdır: “Tiyatro oyunlarında kullanılan kostümler, oyun hangi çağa aitse o çağa ait olmalıdır!”

Son derece basit ama son derece önemli bir unsurdur bu! Bu mesele bir ayrıntı değil olayın özüdür! Geçenlerde bir Shakespeare oyunu seyrettim. Oyun tarihsel olarak 11. yüzyıl civarlarına denk düşmektedir. Oyundaki kostümler ise 20. yüzyıla denk düşmekteydi! 9 yüzyıllık küçük bir sapma yapılmış!!! Oyundaki bir karaktere baktım, bu karakter hiçbir şekilde bir İskoçya Kraliyet ordusunun askeri olarak durmuyordu, çok bariz bir şekilde Yugoslavya’daki bir partizan milis olarak duruyordu!... Shakespeare oyununda bir partizan! Bu oyuna nasıl konsantre olunabilir? İnsan ancak her an bir yerden sinyor Mussolini çıkacak diye bekleyebilir!..

Üzerine basa basa tekrar ediyorum, oyun hangi çağda oynanıyorsa kostümler mutlaka ama mutlaka o çağa, o zaman ait olmalıdır! Ciddiyet bunu gerektirir; oyuna saygı bunu gerektirir; seyirciye (daha doğrusu bilinçli seyirciye) saygı bunu gerektirir; doğru olanı yapmak bunu gerektirir!

İlgisiz kostümlerle oyun tabii ki oynanabilir ve sonunda da bu oyun kuvvetli bir alkış alabilir. Ama alkışlar gerçeği asla değiştirmez! Alkış yanlışa doğru katmaz, kötüyü iyiye çevirmez. Yanlış kostümlü oyun kötü oyundur ve boşa gitmiş bir emektir. Ben o oyunda asla 11. yüzyıl karakterleri görmedim, dediğim gibi bir takım Yugoslav partizanlar gördüm ve olay bitmiştir, oyun bütün etkisini yitirmiştir. Oyunculuk açısından da şöyle söyleyeyim, mesela bir kral ancak bir kral kıyafeti içerisinde oynanırsa bir anlam ifade eder, bir güç yaratır. Deri ceketli bir kralı kral olarak seyirciye sunsanız bile o kral değildir, deri ceketle konuşan biridir sadece!..

Mehmet Murat ildan

TİYATRONUN SORUNLARI NEDEN VAR?

Türkiye’de sorunsuz bir tiyatro olabilirdi; sorunsuzluk ya da en azından çok az sayıda soruna sahip olmak her zaman mümkündür. Tiyatroda ve genel anlamda da bütün öteki alanlarda sorunların kaynağı “Zeka” ile ilgilidir. “Zeka,” neredeyse tüm problemleri çözmek için yeterli ve güçlü bir araçtır… Bir başka deyişle, eğer herhangi bir konuda, herhangi bir yerde bir sorun varsa, o sorunu ortadan kaldıracak “Zekanın varlığı” orada mutlaka ciddi manada eksik ve yetersiz demektir… Bu bir yasadır!..

Zekayı yiyen güve, onu kemirip yoksul bırakan “Fare” nedir dersek o da eğitimdir, daha doğrusu yanlış eğitimdir! Okullarımız, kolejlerimiz ve hatta üniversitelerimiz insanın zekasını daha ileri götürmüyor tam tersine geriletiyor. Ezberci sistem ve insanların beyinlerini birer çöplüğe dönüştüren gereksiz bilgi yüklemeleri zekaya vurulan en büyük darbedir. O halde sorunsuz ya da az sorunlu bir ülke yaratmanın anahtarı eğitimdedir…

Tiyatronun, sanatın yerel ve küresel sorunları var dediğimizde, bunun bir başka şekilde söylenişi de şudur: Tiyatronun, sanatın sorunlarını çözecek yetkilere sahip olanların zekaları bu sorunları çözecek donanımda değildir. Sorun ve zeka bir arada barınamazlar. Biri varsa öteki yoktur. Altyapınızda sorun mu var? Altyapınızın sorunlarını çözecek kadar zekanız yok demektir. Zekanın güzel bir tanımı vardır: Zeka, karşılık verebilme becerisidir. Hayat sürekli bir akış içerisinde olduğu için zeka da koşulların gereğine göre hızlı çözümler üretir, hızlı karşılıklar verir…

O halde çözüme doğru nasıl bir adım atılabilir? Çözümün ilk adımı, tiyatronun sorunlarını çözme makamlarında olup da, müdür olsun, yönetmen olsun, bakan olsun, amir olsun, sekreter olsun, kim olursa olsun, onu çözemeyenler yukarıda bahsettiğim kriter gereği tasfiye edilmelidirler. Acımasız fakat gerekli ve gerçekçi bir çözümdür bu. Yetersiz zeka yeterli zekayla her alanda, her mevkide yer değiştirmelidir, bu bir kurtuluş yasasıdır. Zeka bir ışıktır ve eğer bir yerde gölgeler, karanlıklar, sorunlar varsa orada zeka ya yoktur ya da çok yetersizdir.

5 Watlık bir lamba 80 Watlık bir lamba kadar aydınlık yaratamaz! Düşük watları atın, yerine yüksek watları takın; her şey çözülme yoluna girer; sorunlar zekaya direnemezler, sorunlar aptallığa direnirler ve onunla var olurlar, onunla yaşarlar! Bu bütün dünya için geçerli bir yasadır, insanlık için bilimsel bir kurtuluş yasasıdır! Hangi makamda sorun çözme yeteneksizliği gösteren biri varsa o kişi tasfiye edilmelidir, o kişiyi orada tutmanın maliyeti her zaman büyük olur… Tasfiyeden onların sokağa atılmasını elbette kastetmiyorum; sadece o mevkiden başka bir yere kaydırılmalarını, daha az hasar verecekleri bir yere, daha alt bir kademeye transfer edilmelerini kastediyorum.

Tiyatronun zaman kaybına tahammülü yok; çevre sorunlarının, sağlık sorunlarının zaman kaybına tahammülü yok, dünyada hiçbir sorunun çözümsüzlüğe tahammülü yok; dünya artık yoruldu, gerçekten yoruldu, çünkü yetersiz insanlar onu yordular; dünya artık sorun çözemeyip sürekli sorun üreten aptallardan bıktı, bunlar dünyayı ateşin içine atıyorlar!..

Çözüm basit: Sorun çözme mevkilerine zeki (ama aynı zamanda da iyi niyetli, ahlaklı vs.) insanları getirin, onlar her şeyi çözer… Bir sorun çözülemiyorsa, onu çözecek zeka orada iş başında değil demektir, bu bir yasadır. Bir toplum bu yasaları anlarsa, ilerlemesini hızlı yapar… Anlamazsa, sorunların çamurları içinde debelenir durur…

Mehmet Murat ildan

BİR MEVKİDE KAÇ YIL KALINMALI?

Bu hükümetin Devlet Tiyatrolarına yaklaşımını biliyoruz; bu yaklaşımda kurumu ileriye taşımak, aksaklıkları düzeltmek, kurumun evrensel arenada boy göstermesini sağlamak söz konusu değildir. Ben bu yazımda hükümetin uygulamalarından bahsetmeyeceğim; bu hükümet geldi ve gidecek, arkasında da bir enkaz bırakarak gidecek, tıpkı öteki hükümetler gibi…

Ben yazımda, konumuz itibarıyla sanat kurumlarında belirli makam ve mevkilerde ne kadar süre kalınması meselesini analiz edeceğim. Belirli mevkilerde uzun süre kalınması kesinlikle yanlıştır. Diyelim ki falanca kişi Devlet Tiyatroları Başrejisörü oldu ve o görevde 10 yıl, 15 yıl kaldı. İşte bu yanlış yapı mutlaka ortadan kaldırılmalı!..

Bunun için esasen belirli bir yasaya, belirli bir kurala da gerek yoktur. İnsanlar kendi vicdanlarını kullanmalıdırlar. Bu mesele her şeyden önce bir ahlak ve vicdan meselesidir. Kişi şöyle düşünmelidir. “Üç yıl başrejisörlük görevimi yaptım ve şimdi bu mevkiden ayrılıyorum, çünkü benim arkamda bu işi yapabilecek başka yetenekli yönetmenler var, işi onlara devrediyorum.” Mesele bu kadar basit. Kişiler geri çekilmesini bilmelidirler; ve onun yerine gelenler de yine aynı doğru davranışı sergilemelidirler.

Diyelim ki falanca kişi 10 yıl Edebi Kurul üyeliği yaptı. Bu kesinlikle yanlıştır. Önceki yazımda da belirttiğim gibi mesele bir bayrak yarışı meselesidir ve örneğin elinizde bayrakla 3-5 yıl koşmuşsanız bayrağı artık başkasına vermelisiniz, kendiliğinizden vermelisiniz. Elinizde bayrakla sonsuza dek mi koşacaksınız? Bu ahlaki konular çok önemlidir. Belirli kilit mevkilerde fazla durmayıp arkadan gelenlere yol açmak bir ahlak meselesidir. Eğer o işi sizden daha iyi yapacak kişi yok diye düşünürseniz bu doğru bir değerlendirme olmaz.

Ben gelip geçici meselelere değil de kalıcı olanlara kafa yorulması gerektiği düşüncesindeyim. “Kültür Bakanı Atilla Koç” belirli bir süre sonra, belki haftaya belki de öteki aya “Kültür Eski Bakanı Atilla Koç” olacaktır. Bakanlar gelip geçer; yeteneksiz olanların adları bıraktıkları enkazla birlikte olumsuz duygularla anılır; Hasan Ali Yücel gibi yetenekli olanları da yıllarca sonra bile sevgi ve saygıyla hatırlanır…

Temel konular üzerinde yoğunlaşılması gerekiyor. Makam ve mevkilerdeki “Demir atma” meselesi temel önemde olan bir meseledir ve bu iş yasadan ziyade ahlaki değerler öne çıkarılarak çözümlenmelidir.

Önceki yazımda bahsettiğim gibi hiç kimse vazgeçilmez değildir; herkes belirli kilit mevkilerde makul bir süre kalıp sonra o mevkiyi çoğunlukla kendisinden daha yetenekli olana devretmelidir. Sanata hizmet zaten mevkiden bağımsız bir iştir. Kişi en kötü koşullarda, faşist bir devlet yapısı içinde dahi sanata hizmet edebilir.
Bugün üniversitelerde dahi koltuğunu, kürsüsünü kendinden daha genç ve daha yetenekli olana bırakmamak için büyük bir direnç gösteren öğretim üyeleri var. İnsanlardaki bu “Ben vazgeçilmezim!” paranoyası ya da “Elimin altındaki imkanları kimseye vermem” cimriliği korkunç bir şeydir ve alt-düzey ahlaki bir seviyeyi işaret eder.
Bu mesele üzerinde herkes düşünmeli. Özellikle sanat kurumlarında belirli kilit noktalarda uzun süre kalınmamalı, başkalarına da hayat hakkı tanıma, başkalarına da fırsat verme büyüklüğü gösterilmelidir. Bunu yaparsanız size saygı artar, yapmazsanız saygıyı yitirirsiniz, yol tıkayıcı damgası yiyip itibar kaybedersiniz. Şunu asla unutmamalıyız ki, siz bir mevkide dururken geride o işi hayal eden, büyük bir heyecanla, büyük bir şevkle bekleyen yetenekler her zaman mevcuttur. Onları oraya taşımak kişiye ancak erdem katar… Mevkilerde akışkanlık olduğunda yaratıcılık ve yeni yaklaşımlar da zenginleşecektir… Durgun su kirlenir, akan su temizlenir…
Mehmet Murat ildan

BİR SANATÇININ ÖLÜMÜ

Bertrand Barere, “Dönmeyen tek yaratıklar, ölülerdir,” der. Ölüm, gerçekten de geriye dönüşsüz bir noktadır. Kişinin bu noktaya ne zaman varacağı bilinmez. Yaşamın her anında bu noktaya varılabilir. O yüzden yaşamla ölüm arasında asla bir köprü yoktur, bunlar birbirine bitişik, yan yana, kol koladırlar.

Ölümle ilgili çok güzel “Teselli” düşünceleri vardır. Örneğin, John Mc. Creery, “Yıldızlar, başka bir kıyıda doğmak için batarlar,” der. George Herbert, “Tanrı, sevdiği kulunu uzun yaşatmaz,” der. Aynı şeyi Byron da söylemiştir: “Tanrı, sevdiklerine tez ölüm verir.”

Daha gerçekçi görüşler de vardır. Buda, “Ölümün ötesinde hiçbir şey yoktur,” der. Bu ölüm olayını nasıl düşünmek gerek? Bu konuda yüzlerce farklı fikir var ve insan düşündükçe işin içinden çıkamaz. Belki de en güzeli Epikür gibi düşünmektir: “Biz varken ölüm yoktur, ölüm geldiği zaman ise biz yokuz!”

Mehmet Ulusoy’u çoğu kişi gibi ben de sadece uzaktan, gazetelerde, dergilerde çıkan yazılardan tanıyorum. Ulusoy 63 yaşında vefat etti. İnsanın gerçek biyolojik yaşının 120 yıl olduğu söyleniyor; o halde Ulusoy henüz yolun yarısındayken bu tuhaf dünyadan ayrılmış oldu. Tiyatro’ya Galatasaray Lisesi’nin tiyatro kolunda başlamış. Eski bir yazımda, “Her şey Amatör dünyada başlar,” demiştim. Her şeyin temelinde gerçekten de amatör başlangıç vardır. Amatör dünya olmazsa profesyonel dünya da olmaz, ama profesyonel dünyayı kaldırırsanız, amatör dünya yine oradadır!..

Yönetmen ve oyuncu Ulusoy Yıldız Kenter’in öğrencisi olmuş. 21 yaşında Avrupa’ya gitmiş. Sorbonne Üniversitesi Tiyatro Enstitüsü’nde öğrenim görmüş. Bunları yazmak hep kolaydır ama bunları yapmak hiç de kolay değildir. Şans, imkanlar, yetenek gibi değişik unsurlar bir araya gelmeden bunlar olmaz. Ulusoy 26 yaşında tekrar İstanbul’a geri dönmüş “Devrim İçin Hareket Tiyatrosu”nu kurmuş. Üç yıl boyunca köylerde, meydanlarda ve grevde olan fabrikalarda sokak tiyatrosu yapmış.

Devrim düşüncesi çağlar boyunca sayısız insanı etkilemiş, cezp etmiştir. İnsan çoğu kez sistemin adamıdır, sistemin içinde yaşar ve pek çok şeyi göremez. Kendisini sistemin dışına çıkarıp olaya kuşbakışı bakanlarda bir “Uyanış” olur. Sistemde bozukluklar vardır ve bunlar düzeltilmelidir. Devrim, bunun için iyi bir araçtır. Clarence Darrow şöyle der: “Yirmi yaşındaki genç, dünyayı değiştirmek ister; yetmiş yaşına gelince, yine dünyayı değiştirmek ister, ama yapamayacağını da anlar.” Fakat önemli olan “Denemektir!” Bozuk olanı düzeltmeyi denemek başlı başına bir devrimdir esasen!..

Ulusoy 30 yaşında Paris’e yerleşmiş. Paris, ruhu olan bir şehirdir. Her şehrin ruhu olmaz. Pek çok sanatçı hayatının bir döneminde orada yaşamayı arzular. Çünkü Paris’in büyülü bir havası vardır; insana adeta ekstra yaratıcılık yeteneği bahşeder!.. Mehmet Ulusoy orada “Liberte Tiyatrosu”nu kurar. Avrupa’nın değişik ülkelerinde oyunlar sergiler ve kurduğu tiyatro Fransa Kültür Bakanlığı’nın parasal desteğini alan önemli bağımsız tiyatrolardan biri olur.

Yukarıda yazdığım gibi Ulusoy’u sadece uzaktan tanıyorum, ama kişinin geçtiği yolları izleyerek yaptıklarının önemini insan uzaktan da kavrayabilir. 33 yaşına geldiğinde Sorbonne’da tiyatro hocalığı yapmıştır. 48 yaşında Paris Ulusal Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nde dersler vermiştir. 2000’de Fransa’da sahneye koyduğu son oyun olan “Topor-Party” yılın en iyi oyunu seçilmiştir.

Bazı ipuçları kişileri daha iyi tanımanızı sağlar. Mehmet Ulusoy’un Atatürk hayranlığı iyi bir ipucudur. Atatürk hayranlığı ancak sağlam, ilerici, modern zihniyetlerde olur. Zihniyet ne kadar geriyse, Atatürk’ten hoşlanmamak da o kadar belirginleşir. Ülkemizde ne kadar çürük, işe yaramaz zihniyet varsa, bunlarda hep Atatürk karşıtlığı vardır.

Ulusoy’la ilgili yorumlarda fazla içki içtiği, vücudunu hor kullandığı söyleniyor. Bu elbette benim kesinlikle karşı olduğum bir konu. Yani sanatçı demek sağlık bağlamında kendisini boş vermiş insan demek olamaz. Her türlü aşırılık kötüdür. Kişi yalnızca kendisine karşı değil, sevdiklerine, topluma karşı da sorumludur ve vücudunu istediği gibi yıpratma hakkına sahip değildir. Hiç kimsenin hayatı sadece kendi hayatı olarak algılanamaz. O yüzden sanatçı olsun, ya da başkası olsun, kişi sağlığına asgari dikkati göstermek, elinden geldiğince dikkat etmek zorundadır. Fakat bunları yapsa bile hastalıklardan yine de kaçılamaz. En azından yukarıda bahsettiğim önemli sözcük yerine getirilmiş olur: “Denemek!” İnsan, sağlıklı yaşamayı denemelidir; başarılı olamasa bile onun için en azından elinden geleni yapmıştı denir!...

Son olarak şunu belirteyim: İnsanlara YAŞARKEN önem verilmelidir; öldükten sonra ona önem vermek, onu şereflendirmek ölen kişi açısından hiçbir şey ifade etmez!! Cenaze törenine 1 kişi de gelse, 1 milyon kişi de gelse bu önemli değildir. Önemli olan yaşarken onun yanında olmak, yaşarken ona destek olmak, yaşarken ona madalya vermektir, yaşarken onun önemini kavramaktır, heykeli dikilecekse yaşarken dikilmelidir, adına şiir yazılacaksa yaşarken yazılmalıdır; kişi övüldüğünü, sevildiğini yaşarken görmelidir, önemli bir şeyler başardığını yaşarken duymalıdır.

Mehmet Murat ildan

Thursday, August 27, 2009

KLAROS KEHANET TAPINAĞI’NDA TİYATRO

“Binlerce yıl öncesine ait iki kehanet, dünyadaki en önemli 3 kehanet merkezinden biri olan Apollon Klaros Tapınağı'nda, ‘1. Uluslararası Antik Dönemde Kehanet ve Batı Anadolu'daki Apollon Kültleri Sempozyumu’ çerçevesinde teatral biçimde yeniden canlandırıldı. Klaros Tapınağı'nda, Manisa'daki ‘Ağlayan Kaya’ mitinin gerçekleşmesi ve Büyük İskender'in İzmir'i kurmasına ilişkin kehanetler binlerce yıl sonra yeniden canlandırıldı.” Yukarıdaki haberi okuduğumda bu orijinal teatral olayı ve elbette böyle ilginç bir sempozyumu kaçırdığım için üzüldüm…

Klaros’u birkaç yıl önce sıcak bir Eylül gününde ilk ziyaret ettiğimde oldukça etkilenmiştim. Fakat Klaros’a gidiş yolu, turistik levhalar vs. bunlar çok yetersizdi; bir de harabelere yakın bir yerde sahipsiz köpekler için barınak yeri vardı ve açıkta dolaşan köpekler ziyaretçiler için bir tehdit oluşturuyordu. Bunlar düzelmiştir umarım. Klaros, İzmir-Selçuk arasında kalan bölgededir ve kenarda köşede kaldığı için pek bilinmez. İnsanlarımız da böyle önemli antik yerlere karşı pek meraklı olmadıkları için buralar sessiz sakin ve huzurludur. Ahmetbeyli plajına 3 km uzaklıktadır ve bir başka antik yer Notion’a göre kara tarafında kalır. Klaros, kehanet merkezi olarak çok ünlüydü ve sırf bu nedenden dolayı bile oraya gitmek insanı heyecanlandırır.

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurdan Şahin önderliğinde düzenlenen "1. Uluslararası Antik Dönemde Kehanet ve Batı Anadolu'daki Apollon Kültleri Sempozyumu"na Türk bilim adamlarının yanında Alman, Fransız ve İtalyan bilim adamları da katılmış. Sayın Nurdan Şahin’i kutlamak gerekiyor.

Klaros’la ilgili şu aydınlatıcı alıntıyı da vermek isterim: “Klaros’taki bilicilik geleneği Manto adlı bir bilicinin oğlu olan Mopsos’a dayanır. İ.Ö. 6. yüzyıla inen heykel buluntuları yanı sıra Helenistik oturan Homeros figürü, Klaros’un önemini gösteriyor. Dor düzenindeki tapınağın sütunları taş sağlamak için devrildikleri biçimde duruyor. Tapınakta bulunan dev heykeller ören yerinde, alçı kopyaları ise tapınağın batı ucunda sergileniyor. Oturan dev Apollon, anası Leto ve ikizi Artemis heykelleri Helenistik çağa tarihlenirler. Tapınağın altına giren ve dolanan koridorlar, fal bakan rahiplerin bulunduğu bölmeye ulaşıyordu. Kemerli odanın içindeki su kaynağı fal bakmada önemli bir işleve sahipti. Yapının doğusundaki sunak önünde ele geçen halkalardan anlaşıldığı gibi yüz dananın kurban edildiği görkemli törenler yaşanıyordu.”

Türkiye’de çok önemli antik ören yerleri var. Buralarda tiyatro aktiviteleri gerçekleştirmek gerçekten güzel ve etkileyici bir olaydır. Antik mekana zarar vermemek koşuluyla bu tür etkinlikler özellikle yaz aylarında daha sık yapılmalıdır. Ama elbette kişi bu antik bölgeye gittiğinde daha öncesinden burayla ilgili mutlaka tarihi bilgilere sahip olmalı, çünkü bilgi, hayal gücünü zenginleştirir!..

Bizler, yüzyıllar önce bu topraklarda tiyatro sevgisiyle coşan halklar, krallar, generaller, senatörler, hatipler kadar ve hatta onlardan daha fazla tiyatroya gerektiği önemi vermeliyiz ve tiyatronun önemini kavrayamayacak kadar bilgisiz insanların tiyatro düşmanlıklarını onların eksik yanları olarak görüp bu sanatı daha yükseğe taşımak için ekstra çaba göstermeliyiz.

Mehmet Murat ildan

DEVLET TİYATROLARI VE TAGORE

1861 Kalküta doğumlu ünlü Hintli yazar Rabindranath Tagore’un 1913 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış eseri Gora’dan bir alıntı yaparak yazıma başlayayım. İngilizlerin Hindistan’a müdahalelerini eleştiren bir bölümde roman kahramanı Gora şöyle der: “İnsan kendi ana babası tarafından kusurlarının düzeltilmesine katlanır. Ama, bu işi polis yapmaya kalkarsa bundan ilerlemeden çok öfke doğar. Onun buyruklarına boyun eğmek onurumuzu kırar.”

Buradaki felsefe basitçe şudur: Her yerde aksaklıklar, kusurlar vardır; fakat bu aksaklıkların ve kusurların düzeltilmesi dışarıdan müdahalelerle değil kendi iç bünyelerinde var olan unsurlarla çözülmelidir. Bunu konumuza uyarlayacak olursak, Devlet Tiyatrolarındaki malum yetersizlikler dışarıdan müdahalelerle değil, o camia içindeki kişilerce çözülmelidir. Sanatın sorunları yine sanatçılar tarafından halledilmelidir. Siyasete düşen tek görev bunun yasal altyapısını hazırlamak; kurumu, kendi sorununu kendi çözecek bir yapıya kavuşturmaktır.

Şimdiki Kültür bakanına gelince, sayın Bakanla ilgili söylenecek pek bir şey yok; sayın Bakan bu işe kesinlikle uygun değil. Bakanın notu, Rus Turistlerle ilgili söylediği sözler zamanında verilmiştir zaten ve bu düşük not onun görevinden alınması için tek başına yeterlidir. Böyle makamlarda böyle korkunç hatalar kabul edilemez. Şu bir gerçektir ki, herkes her işi yapamaz. Herkes Kültür Bakanı olamaz. 70 milyonluk ülkede Kültür Bakanlığı gibi bazı kilit mevkiler için çok uygun olan, yüksek kalitede, son derece iyi eğitim görmüş, üst-düzey kültüre sahip evrensel vizyonlu kişiler mevcuttur. Bu az sayıdaki kişileri bulup bu mevkilere atamak ise bir sanattır.

Her şey son derece basit ve nett: Siyaset sanata müdahale etmemelidir; bu evrensel bir “doğru yoldur!” Siyaset sanatın kendi kendini geliştirmesi için gerekli bütün yasal altyapıyı yine sanat camiasıyla birebir görüşerek hazırlamalı ve ardından sahneden çekilmelidir! Sanat, sanatçıyla baş başa kalmalıdır! Ama bunlar da yeterli değil!.. Sanatçı camiası, yazarı, oyuncusu, dramaturgu, yönetmeni de kendi kendini sürekli eleştirmeli, kendindeki bozuklukları düzeltmeli, kibirlenip kendisini kral ya da kraliçe sanmamalıdır!..

Türkiye’de hangi kuruma bakacak olursanız büyük bir ciddiyetsizlik, laubalilik, yetersizlik, kendisini geliştirme konusunda korkunç bir isteksizlik ve “Biz iyi bir kurumuz” propagandası var. Devlet Tiyatroları gibi bazı kurumlar kesinlikle tam manada özerk, en geniş biçimde bağımsız olmalıdırlar, ama bu özerkliğin yeterli olacağını düşünmemeliyiz. Radikal değişimler şart. Belirli kişilerin belirli mevkilere demir atmaları, oraları kendi çıkarları için kullanmaları mutlaka önlenmelidir; mevkilerde akışkanlık artmalı, makamlardaki dönüşüm hızı çoğalmalıdır; hiç kimse vazgeçilmez değildir; bugün bulunmaz Hint kumaşı denilen kişiler dahi evrensel standartlarda son derece sıradan ve yetersiz kişilerdir…

Bir kurumda falanca mevkiye gelip orada yıllarca kalınmamalıdır, bu yanlıştır! Bu olay sadece o işi ondan çok daha iyi yapabilecek yetenekli kişilerin harcanması sonucunu doğurur. Kişiler koltuklara kene gibi yapışıp kalıyorlarsa bunun ardında iyi niyet değil kesinlikle çıkar ve kötü niyet vardır. Hem ülkemizde hem de dünyada pek çok kişinin temel hareket noktası maalesef çıkardır; kişiler belirli yerlere sadece kendi çıkarlarını kollamak ve geliştirmek için gelmektedirler ve bu da yozlaşmanın ta kendisidir. Kendi küçük çıkarını değil de sanatın yüksek çıkarını düşünen birileri bulundu mu onları altın kafese koymak gerekir ve onlar gerçekten çok değerli kişilerdir, zaten onlar çoğunlukla makam, mevkiyle hiç ilgilenmezler bile.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Türkiye’de “Sanatsal Laiklik” mutlak bir zorunluluktur, yani devletle sanat birbirinden bağımsızlaşmalı, devlet sadece sanata ciddi mali destek sağlayan ama onu asla yönetmeyen, ona asla müdahale etmeyen modern bir yapıda olmalıdır. Parayı veren düdüğü çalar mantığı sanata uygulanamaz. Öte yandan, ayak kaydırma işlerinin, kendinden iyi olana duyulan kıskançlığın ve onu engelleme çabalarının, açgözlü çıkar ilişkilerinin, her türden şımarıklığın, çirkin ve boş bir kibirliliğin ve basitliğin bariz bir şekilde var olduğu sanat camiası da etik dünyanın yörüngesine oturtulmalıdır. Etik değerler her şeyden önce gelir, ahlak ve vicdan her şeyden önce gelir…

Mehmet Murat ildan

DÜNYA TİYATRO GÜNÜ İÇİN BİR ALTERNATİF BİLDİRİ

Tiyatro önce okunmalıdır!..

Tiyatroyu da televizyona benzetme çabaları sürüyor. Televizyonu okuyamazsınız, o bir kitap değil, sadece bir görüntü, karşısına geçip seyredebilirsiniz ancak. Tiyatro da böyle algılanmaya başlandı. Okuma! Sadece izle! Tiyatronun kurtuluşunda atılması gereken ilk adımlardan biri bu gidişatın engellenmesidir. Tiyatro sadece görüntüye, bir sahne sanatı olayına indirgenemez, o ilk önce bir kitaptır ve onun ayrıcalığı da buradadır!..

Tiyatro sadece seyirlik değildir, onu sadece bir futbol maçı izleme şeklide bir grup insanla oturup seyirlik olarak görenler onu öldürüyorlar; tiyatroyu sadece seyrederek tiyatrodan gerçek manada bir şey alınamaz. Her oyunun bir metni vardır ve o metin mutlaka okunmalıdır. Zaten seyrediyoruz okumaya ne gerek var denildiğinde şunu iyi anlamak gerekir ki, esasen oyunu değil yönetmenin size sunduğu oyunu seyrediyorsunuz!! Metin okunmadan tiyatronun gerçek tadı alınamaz, oyun havada kalır; oyunu değil, yönetmenin size vermeye çalıştığı şeyi görürsünüz. Bir oyunda oyunun kendinden çok oyuncuları seyredersiniz, dansları izler, şarkıları dinlersiniz, oysa metni okurken gerçek manada oyunu görmüş olursunuz. Gerçek oyun metindedir.

Tiyatro “önce” okunmalıdır!..

Bu düşünceyi küresel anlamda yaymak gerekiyor. Metinle baş başa kalıp sözler üzerinde düşünmemişseniz neye yarar? Televizyon seyreder gibi seyrettiniz, bu neye yaradı? Her şey uçup gitti; çağın hastalığı da budur zaten: Okuma! Düşünme! Sadece izle, sadece oyuncuyu seyret; o bağrışmalar, o kelime yutmalar içinde hangi sözler iyice işitilebilir, hangi sözler sindirilebilir?..

Devlet Tiyatrolarında Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası’nı seyrettim. Burada karakterlerden biri Mefailun Failatun gibi bir şeyler söylüyor. Metinle alakası olmayan bir şey, “Seyirciyi güldürme taktiği” diyebileceğimiz ciddi kusurlardan biri. Seyirciyi güldürdünüz, ki bu çok kolaydır (Mesela geydiri gubbak Cemile şarkısını 1 dakika çalarsanız seyirci kahkahalar içinde yerlere yatar) seyirciyi güldürdünüz, ama Shakespeare’i öldürdünüz!. Shakespeare bu değil, Shakespeare metinde…
Oyuncunun biri yerde tahta takoz görüyor, gözü ona takılıyor ve ayağıyla seyircilerin gözü önünde takozu bir boşluğa tekmeliyor. Siz metni değil, oyuncuları, oyuncuların kendi yaklaşımlarını, anlık tuhaf yorumlarını, yönetmenin kendi dünyasını izliyorsunuz. Koşturmacalar, bağırışlar içinde bütün büyük sözler kaçıyor, felsefe varsa kaçıyor, düşünmek kaçıyor…
Tiyatro “önce” okunmalıdır!..

Tiyatro, dünya edebiyatına çok büyük eserler vermiştir, onlar okunmalıdır, seyretmekle olmaz, yalnızca seyretmekle hiç olmaz, okumalı ve düşünmeli. Sadece seyrederseniz televizyondan, sinemadan ne farkı var? Bir oyunu seyrettikten sonra metinden konuşulmaz, oyundaki oyuncu hatalarından veya oyuncu kalitesinden veya dekorlardan vesaireden konuşulur, metinden konuşulmaz. Shakespeare burada bunu demiş dendiğini pek duymazsınız, falanca oyuncunun kılıcı eğildi, plastikti dersiniz!! Oyuncu flütü çalmıyordu, çalar gibi yapıyordu dersiniz, kadının küpesi düştü dersiniz…
Tiyatro kurtarılmak mı isteniyor? O halde tiyatro “önce” okunmalıdır!
Onu okunmaktan çıkarıp sırf seyirlik hale getirdiniz mi olay biter. Tiyatronun özü metindedir; o, önce bir kitaptır! Tiyatronun önce bir kitap olduğu hatırlanmalıdır! Onun vermek istediği her şey metindedir… Onu okuduktan sonra seyrettiğinizde bir anlam oluşur; ancak onu okuduktan sonra yönetmenin, oyuncuların yaptıkları hataları, değişik yorumları ve metnin zayıflatıldığını, kötüleştirildiğini görebilirsiniz ya da ne denli başarılı bir şekilde sahnelendiğini anlayabilirsiniz; siz oyun oynanırken yapılan bütün hataları zihninizdeki metinde düzeltebilirsiniz; en azından “Ama bu benim okuduğum Shakespeare değildi!” dersiniz… Bu ne biçim Antigone dersiniz?..

Tiyatro “önce” okunmalıdır!..

Çehov’un Martısı okunduğu zaman büyüktü, onun büyüklüğü oynandığı zaman ortaya çıkmadı… onun büyüklüğü metinden gelir, oynanmasından değil… Bu inceliği iyi anlamak gerek… Ve en önemlisi de şudur: Mesela şu anda Sakuntala gibi bir dünya tiyatro şaheseri hiçbir yerde oynanmıyor. Ama o orada, belki bir rafta, sizin zihninizde, okuyan gözlerinizde bütün saflığıyla sadece size oynamak için bekliyor…

Tiyatro “önce” okunmalıdır!..

Tiyatro elbette seyredilecekte, bu onun öteki yarısıdır; ama ancak üst düzey kalitede oyuncular tarafından oynanmışsa bir oyun, ancak o zaman gerçek metni önemli ölçüde sahnede görebiliriz. Hamlet’i Derec Jacobi’nin oyununda seyrederseniz, neredeyse gerçek metni, Shakespeare’in Hamlet’ini orada da, sahnede de bulabilirsiniz…

Ve eğer siz, metnin inceliklerine, metnin felsefesine, metindeki karakterlerin ruhuna vakıf biriyken metni sahnede de gördüm derseniz, işte bu sahnede yapılmış olan sanattır, gerçek sanattır!..

Son sözü yine Hamlet’ten örnekle bitireyim: Gerçek Hamlet metindedir; onu görmek isteyen onu okumalıdır; sahnede gerçek Hamlet’i gördüyseniz, işte o zaman onu sahneleyenler de büyük oyunculardır...

Her halükarda, Tiyatro “önce” okunmalıdır!..

Mehmet Murat ildan

2023 YILINDA TÜRK TİYATROSUNUN RÜTBESİ

2023 özel bir tarih. Kurtuluş savaşının zaferle sonuçlanmasından sonra 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edilmişti. 2023 yılında Cumhuriyet’in kuruluşunun 100. yılı olacak. Cumhuriyet elbette sanıldığı gibi mükemmel bir rejim değildir. Halkın, seçtiği temsilciler aracılığıyla egemenliğini kullandığı bir devlet şeklidir Cumhuriyet. İşte günümüz parlamenter rejiminin en kötü yanı da vekillerin seçildikten sonra seçmenden bağımsızlaşmasıdır! Ünlü Fransız filozof ve yazar üstat Jean Jacques Rousseau bu meseleye halkın kendisine “Vekil” değil “Efendi” seçmesi olarak bakıyor. O nedenle de milletvekilleri halkın temsilcisi değil halkın memurları olmalıdır diyor! Demek ki Rousseau’ya göre bizde şimdi 550 vekil değil, 550 “Efendi!” var!..

Biz şimdi konumuza dönelim ve Cumhuriyet rejimini bir takım kusurlarına rağmen “Kötüler içinde iyi” olarak değerlendirelim. 2023 gerçekten önemli, anlamlı bir tarihtir! Bu tarihe sadece 18 yıl kaldı.

Bizler şimdi kendimize şu önemli soruyu sormalıyız: 2023 yılında Türk Tiyatrosunun küresel arenada rütbesi ne olacaktır? Şimdiki rütbesi nedir? Bazılarımız “Er” diyecektir, bazılarımız “Çavuş” bazılarımız da “Onbaşı” diyecektir. Rütbe yorumları bu civarlarda olacaktır. Peki öteki ülkelerin rütbeleri nedir? Mesela bir İngiliz Tiyatrosunun küresel rütbesi nedir dersek, yanıt “Mareşalliktir” olur. Bu da elbette temelde Shakespeare sayesinde elde edilmiş bir unvandır.

Sorular sormaya devam edelim: Türk Tiyatrosu bu alt rütbelerle yetinecek midir, yoksa hedef büyütüp her yıl artan bir hızla terfi mi etmek isteyecektir? Eğer alt rütbelerle yetineceksek, Türk Tiyatrosunun gelişmesi için fazla bir çabaya gerek yoktur, şu haliyle devam edilebilir. Yok eğer ciddi olarak terfi etmek istiyorsak ve bir gün gelip de general ve hatta mareşal rütbesi almak istiyorsak o meşhur sorular devreye girer: Bunun için ne yapmalıyız? Ve nasıl yapmalıyız?

Türk Tiyatrosunun bir defa bir altyapı sorunu var. Altyapı sorunlarının 2 kaynağı vardır: 1- Sanata önem vermeyen zihniyet 2- Ekonomik az gelişmişlik. Diyelim ki yarın sanata önem veren bir hükümet iktidar oldu. Avrupa’daki tiyatro altyapısını, o enfes tiyatro binalarını o kalitede yapmak ciddi ekonomik güç ister. IMF’nin Nisan 2005 tarihli "World Economic Outlook Database" verilerine kısaca bir bakalım.

Dünyanın en zengin ülkesi Lüksemburg olmuş. Lüksemburg’un nüfusu yarım milyon civarında, yani Ankara’nın Sincan ilçesi kadar! 2004 yılı kişi başına düşen milli geliri yaklaşık 70 bin dolardır! Norveç’te ise bu sayı 55 bin dolar civarında. Norveç’in Gayri Safi Yurt içi Hasılası yaklaşık 250 milyar dolardır, yani bizimkine yakın! Peki Norveç’in nüfusu ne kadardır? Sadece 4.5 milyon! Yani Ankara büyüklüğünde bir devlet Türkiye kadar bir gelir üretmektedir!..

Kısacası, Türkiye bir defa mutlaka zenginleşmek ve zenginliğin de adaletli bir dağılımını yapmak zorundadır! Başbakan kişi başına düşen 4000 dolarlık gelirimizi büyük bir kıvançla dile getiriyor!! 4000 dolar komik bir rakamdır! Bu 4000 doların sebebi onlarca yıllık kötü yönetilmişlik! Hükümetin büyük vizyonunda bu rakamın 10 bin dolara çıkarılması yer alıyor; yani ufkumuz dahi çok dar!.. Dünyanın en zengin ülkesi Lüksemburg'un kişi başına düşen milli geliri 2006 yılında 80 bin dolar olacak! Yani biz 10 bin dolara çıksak bile fark artacaktır!.. Önemli olan bu farkı azaltmaktır. Siz 50 bin dolarlık gelir düzeyine kavuştuğunuzda Avrupa’da bu rakam 150 bin dolar olursa yine göreceli olarak fakirsiniz demektir!.. Tiyatro altyapısı, ancak sanata önem veren bir hükümetle ve büyük ölçekli bir zenginleşmeyle birlikte arzulanan düzeye çıkarılabilir!..

Ama elbette her şey zenginleşmeye bağlı değildir. Yarın Afganistan Shakespeare, Moliere kalitesinde bir oyun yazarı çıkarırsa tıpkı İngiltere gibi bir kuantum sıçramayla mareşallik rütbesine yükselebilir! Yani bir ülkedeki oyun yazarları üst-düzey “büyük oyunlar” yazarak ülkelerine sınıf atlatabilirler! Ülkede yönetim kademesinde olan insanlar işte bu süreci hızlandırabilirler. Yeni oyun yazarlarına destek Türk Tiyatrosunun rütbe terfisinde birinci derecede ve hayatî önemdedir; olmazsa olmaz bir meseledir bu!.. Bu konuda Türkiye’de doğru dürüst hiçbir şey yapılmamaktadır. Pek çok yazımda bu konuyu vurguluyorum. Fransa Tiyatrosu büyük bir tiyatrodur, güzel binaları olduğu için değil elbette, büyük oyun yazarları yetiştirdiği, bu sayede büyük oyuncuların çıkmasını da sağladığı ve bunları da dünyaya tanıttığı için büyüktür!..

Büyük oyun yazarlarının çıkması tek başına yeterli olmaz; bunlara sahiplenilmelidir de!.. Sahip çıkmadığınız zaman; ve hatta yarışmalarda, edebi kurullarda, repertuar kurullarında onları aşağıya itmeye, önlerini kesmeye çalıştığınızda bu terfi olayı gecikecektir.

Eğimli bir arazide suyun akışını inceleyin; su, zaman zaman önüne engeller çıktığı için yavaşlar, ama bir süre sonra bir yol bulup, değişik bir yataktan ilerlemeye devam eder. Bu engeller ülke için zaman kaybı yaratır. Bu engellerin kaldırılması gerekir. Bizim ülkemizde bir yayınevine kaliteli bir oyun gönderip de olumlu ya da olumsuz bir cevap dahi alamadığınız durumlar yaşanmaktadır. Bu ülkenin yazarlarının kaderi burnu havada, kibirli, kıskanç, yol açıcı değil engelleyici kişilerle mücadele ederek ilerlemeye çalışmak olmamalıdır!..

Kısacası, Türk Tiyatrosunun küresel alanda rütbesinin yükselmesinin yolu öncelikle kaliteli oyun yazarlarına vereceği desteğe, sevgiye ve saygıya bağlıdır. Çehov’un Martı’sı büyük bir oyundur; bu oyun aynı zamanda büyük oyuncuların çıkmasına da vesile olur. Demek ki ülkedeki yazarların çıtası yükseldiğinde, bu durum oyuncuların çıtasını da zorlayacaktır. Benim, “Yetenekli oyuncuları bulup ortaya çıkarma makinesi” olarak gördüğüm amatör tiyatrolar da bu terfi meselesinde önemli bir role sahipler.

2023 yılına kadar yapılması gereken çok iş var. Evet ama bu işleri kim yapacak? Türk tiyatrosunun büyük bir vizyonla, büyük hedeflere yönelmesine kim liderlik ve öncülük edecek? 2023’te şu noktaya varmamız gereklidir diyen kaç tane sanat adamımız var ortada? Ayrıntılı planlar nerede? Seçilmiş hedefe yönelmiş yol haritaları nerede? Tekrar ediyorum: Türk tiyatrosunun terfi etmesinin yolu birinci derecede oyun yazarlarına vereceği önemden, sevgiden, saygıdan geçer. Dünyanın en güzel eserlerini en güzel şekilde sahneleyin, bu durum Türk tiyatrosunu terfi ettirmeyecektir!.. Terfi, ancak Türk oyun yazarlarının yazdıkları üst-düzey kaliteli oyunlarla mümkündür ve bunun başka da hiçbir yolu yoktur!..

Tiyatro camiasının büyük bir kesimi Türk tiyatrosunun bugünkü rütbesinden rahatsız değiller ve hatta memnunlar. Ben memnun değilim ve memnun olmayan başkaları da var!..

Mehmet Murat ildan

Wednesday, August 26, 2009

ODTÜ TİYATRO ŞENLİĞİNİN ARDINDAN

2005 ODTÜ Tiyatro Şenliği, ODTÜ Oyuncuları’nın (METU Players) 1960’ta kurdukları tiyatro topluluğu tarafından 23 Nisan – 1 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirildi. İlk şenlik 39 yıl önce, 1966 yılında yapılmış ve daha sonra gelenekselleşmiştir. Topluluk 2 kez de politik yapısı olduğu gerekçesiyle kapatılmıştır. Bu seneki şenlikte 20 kadar oyun sahne aldı. Yoğun ders ve sınav yükü altında bu tür uzun süreli bir etkinlik organizasyonunu başarıyla gerçekleştirdikleri için ODTÜ oyuncularını tebrik etmek gerekir.

Organizasyon daha iyi yapılabilir miydi diye bir soru sorulabilir. Fakat bu gereksiz bir soru olur; çünkü bu sorunun cevabı her zaman için “Evet”tir! Her zaman daha iyisi yapılabilir. Bu, bütün meseleler için geçerlidir. Berbere gittiniz, saçınız daha iyi kesilebilir miydi, evet kesilebilirdi; bir yol asfaltlandı, daha iyi asfaltlanabilir miydi, evet asfaltlanabilirdi… Daha iyi yapılmanın sınırı yoktur…

Bu şenlik süresince aklıma gelen ve henüz aklımdan kaçıp havaya karışmamış birkaç düşünceyi ve gözlemimi buraya aktarmak istiyorum. Önce İngiltere’den bir örnek vereyim: Londra’ya trenle 45 dakika uzaklıktaki Essex Üniversitesi’nde 1972 yılında bir tiyatro binası yapılmış. Binanın ismi “Lakeside Theatre” yani “Göl Kenarı Tiyatrosu”dur. Tiyatro binası, ünlü ressam John Constable’ın resimleriyle ölümsüzleştirdiği Wivenhoe Parkındaki gölün hemen yakınındadır. Bu tiyatroda özellikle Cuma günleri saat 19.30’da amatör ya da profesyonel gruplar düzenli olarak oyunlar sahnelerler; oyunlar paralıdır ve halka açıktır. Öğrenciler para kazanırlar; oldukça başarılı oyunlar oynanır. Bir düzenlilik vardır!..

Bu örnekten şuraya gelmek istiyorum. Türkiye’de “Her Üniversiteye bir tiyatro!” şeklinde özetlenebilecek bir proje mutlaka ortaya konmalıdır. Diyelim ki 100 üniversite var. Her binanın maliyeti 1 trilyon olsa 100 trilyon eder. Bu, devlet için hiç de önemli bir miktar değildir. Zaten dört konuda para meselesi tartışma konusu yapılmamalıdır. Nedir bu dört konu? Eğitim, Bilim, Sağlık ve Sanat!..

ODTÜ kampusu Türkiye’nin en gelişmiş kampusuna sahip, ancak bir tiyatro binası yoktur. Şenlikler her sene Mimarlık amfisinde yapılır ve adı üzerinde orası Mimarlık amfisidir! Tiyatro binası bağımsız bir bina olmalıdır; sadece tiyatro için kullanılmalı ve tıpkı İngiltere’den verdiğim örnekte olduğu gibi bu binada her Cuma ya da her hafta sonu düzenli oyunlar oynanmalı ve oyunlar paralı, halka da açık olmalıdır!.. Oyuncular para kazanabilirler; bu onların haklarıdır!..

Şenlik süresince ilginç oyunlar oynandı. Bu oyunları ayrıntılı bir şekilde buraya yazmak, tek bir yazıya sığdırmak mümkün değil. Bazı isimleri ve bazı noktaları belirtmekle yetineyim. Mesela Boğaziçi Üniversitesi Oyuncularının “Turandot ve Aklayıcılar Kongresi” isimli oyunu güzel bir oyundu. Orijinal ismi “Turandot oder der Kongress der Weisswascher” yani Turandot ya da Çamaşırcılar Kongresi’dir! Esasen orijinal isimleri değiştirmemek daha doğru olur!..

Oyun 1950’lerde yazılmış. Brecht 1956 yılında öldüğüne göre onun son oyunlarından biridir bu. Bir oyunda önemli unsurlardan biri de müziktir. Bu oyunda güzel Çin müzikleri seçilmişti ve ışıklar karardığında bu müzik hoş bir atmosfer yaratmaktaydı.

Aklıma gelen bir başka oyun da Zastrossi (Karanlık Güçler Üstadı) isimli gotik oyun. Orijinalinde “Zastrossi - Master of Discipline” diye yazar. Discipline’in çeşitli anlamları vardır; biz bunu “Zastrossi - Cezalandırma Üstadı” olarak da çevirebiliriz!..

Bu oyunu Kanadalı ünlü romancı ve şair George Walker (1772-1847) yazmış. Uludağ Üniversitesi Oyuncuları da sahneye koydular. Başkaları için yaşamanın, başkalarının hedeflerine alet olmanın tuhaflığını yansıtır bu oyun. Oyun içinde güzel espriler vardı. Bu noktada önemli bir soru sormak istiyorum: Bir oyun, metin okunmadan sadece sahnede seyredilerek iyi anlaşılabilir mi? Bu sorunun cevabı kesinlikle “Hayır”dır! Oyun oynanırken insan zihni pek çok şeye kayar; dikkati bir yere yoğunlaştırmak çok zordur. Mesela Zastrossi gerilerden sahneye ilk çıktığında kıyafeti nedeniyle benim aklıma hemen Monte Kristo Kontu ve onun hikayesi geldi. Bu birkaç saniyede zihin başka yerlere gider, başka boyutlara göç eder ve oyunu dinleyemez, söylenen sözleri atlar. Ya da bir oyuncunun kıyafetine gözlerinizi odaklarsınız, o sırada sözler akar gider, siz sözleri kaçırırsınız, ya da biri öksürür vesaire…

Bir oyun ancak ve ancak okunursa iyi kavranabilir. O nedenle tiyatro oyunlarının okunması sahnelenmesi kadar ve hatta ondan da çok daha önemlidir. Kişi ancak kendi zihinsel yalnızlığı içerisinde metnin koridorlarında dolaşarak metni iyi çözebilir, inceleyebilir. Bir oyunu seyretmeden önce metni okumak bence en doğru yaklaşımdır. Evet, oyunun sonunu ya da oyunun aşamalarını bilirsiniz o zaman; keşfetmenin hazzı, bilinmeyenden duyulan zevk azalır belki, ama oyuna daha bilinçli yaklaşmak açısından bu okuma işi çok faydalı olur!..

Seyrettiğim oyunlardan Eugene O’Neill’in “İp” isimli oyunu da güzeldi. Oyun Ankara Tiyatro Eğitimi Topluluğu tarafından oynandı. Slawomir Mrozek’in “Açık Denizde” isimli absürd oyunu da ilginçti: Bir adada 3 kişi vardır; 1 kadın ve 2 erkek. Bunlar açtırlar ve birinin yenmesi gerekmektedir; 2 erkek kadını yemek için işbirliği yaparlar ve her şeyi kılıfına uydururlar. Yalova’dan Tiyatro’l grubu oynadı bu oyunu. ODTÜ Oyuncuları ise bu sene Shakespeare’in Fırtına oyununu oynadılar. Bu, üstat Shakespeare’in yazdığı son oyundur. Peri sahnesinde görsel bir güzellik vardı. Klasikler konusunda benim felsefem kısaca şu: “Klasikler klasikçe oynanmalı!” Yani oyuna hiçbir post-modern öğe sokulmamalı. Shakespeare oyunları oynayan amatör ya da profesyonel herkese BBC Shakespeare Dizilerini tavsiye ediyorum…

ODTÜ şenliğinde oyunlardan sonra geleneksel olarak oyunla ilgili söyleşiler yapılır ve burada oyunculara, yönetmene sorular sorulur. Şimdi yine sorulmaması gereken sorulardan birini daha belirteyim: Oyunun verdiği bir mesaj var mıdır? Bu tür sorular gereksizdir. Elbette vardır! Bütün oyunların bir mesajı vardır; mesajsız oyun olmaz, olamaz. Mesajlar da ikiye ayrılır: Yazarın verdiği mesaj ve bir de okuyucunun/seyircinin/sahneleyicilerin algıladığı mesaj. Bu ikisi bazen çakışır; bazen de yazarın hiç düşünmediği ya da böyle bir mesaj vermediği halde seyircinin/okuyucunun/sahneleyicinin kendi kendine yarattığı mesajlar vardır! Bunlar bazen zenginlik yaratabilir, bazen de oyunu çarpıtabilir. Değişmez olan şey şudur: Her oyunun bir mesajı vardır, mesajı yokmuş gibi görünen oyunların bile!.. Söz varsa mesaj vardır!.. Bu mesaj önemsiz olabilir ya da çok önemli olabilir; ama önemli ya da önemsiz bir mesaj vardır.

Söyleşilerde soru sorulma konusunda da birkaç şey söylemek istiyorum. Ülkemiz insanları, ister profesör olsun, ister öğrenci, ister ev kadını, ister araba tamircisi, soru sormakla konferans vermeyi pek ayırt edemiyorlar! Kişi soru sormak için izin alır, sonra konuşmanın sonu ve soru bir türlü gelmez. Bu olay gerçekten sıkıcıdır ve insanlarımıza kısa ve net soru sormanın müthiş güzelliği mutlaka hatırlatılmalıdır, öğretilmelidir!.. Bir insan neden kısa ve net soru soramaz? Çünkü kafası net değildir; fikirler karman çormandır. Kısa ve net soru soran insanın kafası nettir ve o iyi bir sorucudur! Lafı alıp Üsküdar’ı geçen sorucu ise tam bir felakettir!.. Kısa soru sormak kibarlıktır da!..

Ve son olarak sanat ortamları ve sigara meselesine deyineyim. Sanat güzeldir, sanat inceliktir, sigara çirkindir, sigara kabalıktır. Bazı yabancı ülkelerde halka açık parklarda dahi sigara içimi yasaklanmaktayken bizde kapalı alanlarda sigara içmek nerdeyse kuraldır! Sanat ortamıyla kahvehane ortamı arasında bir fark olmalı. Ayrıca sanatçı ve sanatsever kuramsal olarak duyarlı insan kategorisinde yer alır. Duyarlı? Neye karşı duyarlı? Başkasının sağlığına karşı duyarlı! Bu esasen bir ahlak meselesidir. Başkasının sağlığını tehlikeye atmak, umursamamak elbette ahlaklı bir davranış değildir. Sigara, insanı cazip yapmaz, entelektüel yapmaz, onu görünüş itibarıyla serseri ve pejmürde yapar, onu çirkinleştirir; ona bir şey katmaz, ondan ve çevresinden bir şeyler götürür. Sanat ortamlarından ve tabii bütün kapalı alan ortamlarından sigara içimini kaldırmak gerekiyor…

Bir haftalık bir şenliği bir yazıya sığdırmak mümkün değil. Bu şenliklerin senede 2 kez yapılmasını öneriyorum. Yani Eylül-Ekim gibi aylarda üniversiteler başlarken yine bu tür şenlikler yapılmalı bence. Baş-üstat Shakespeare’i, üstat Goethe’yi, Schiller’i, Racine’i, Hebbel’i, Ostrovski’yi, Gogol’u, Çehov’u, Goldoni’yi, Manzoni’yi, İbsen’i vs. gibi yazarların eserlerini daha sık aralıklarla seyretmek insana büyük keyif verir. Şenliğe katılan amatör tiyatroları ve ODTÜ oyuncularını bir kez daha kutlamak isterim!..

Mehmet Murat ildan

BAY SHERLOCK HOLMES VE HAYVAN ÇİFTLİĞİ

Yazıma önce bir fıkrayla başlayayım. Bu fıkra 2001 yılında İngiltere’de en iyi fıkra seçilmişti:

Sherlock Holmes ve yardımcısı Dr. Watson birlikte kıra gider kamp kurarlar. Güzel bir yemek yiyip, bir şişe şarabı da içtikten sonra uykuya dalarlar. Birkaç saat sonra Sherlock Holmes uyanır ve Watson'ı dürterek uyandırır. Watson uyku sersemidir. - Ne oldu, ne istiyorsun?
Yukarı bak, ne gördüğünü söyle bana.
- Bunun için mi uyandırdın? Milyonlarca yıldız işte.
Peki bu sana neyi gösteriyor?
Artık uykusu iyice kaçan Dr. Watson filozofça cevap verir:
- Teolojik olarak Tanrı'nın kudretini ve kendi acizliğimizi görüyorum. Felsefi olarak evrenin sonsuzluğunu ve onun karşısındaki önemsizliğimizi; astronomik olarak galaksilerin, yıldızların, gezegenlerin varlığını, dünyaya benzeyen başka gezegenlerde de hayat olabileceğini; meteorolojik olarak yarın havanın güzel olacağını görüyorum. Peki sana neyi gösteriyor?
Sherlock Holmes cevap verir:
- Görmüyor musun ahmak, çadırımızı çalmışlar!

Bu fıkrada da gördüğümüz gibi bazen fazlaca karmaşık düşünmek, komplike çözümlemeler yapmak insanı asıl meseleden uzaklaştırır. Sade, basit düşünmenin çok yararlı olduğu anlar vardır.

Türk tiyatrosunun sorunları üzerine 4-5 saat süren bir siyaset meydanı yapılmıştı; orada çeşit çeşit sorunlar dile getirilmiş, her şey karman çorman edilmişti ve en önemli 2 meseleye de hiç deyinilmemişti. Fıkramızdan yola çıkarak meseleye “basit” bakmak gerek demiştik. Türk tiyatrosunun ileri doğru bir sıçrayış yapabilmesi için 2 şey desteklenmelidir: 1- Yeni kuşak oyun yazarları 2- Amatör tiyatrolar! Bu iki unsur Türk tiyatrosunda kurtuluşun çok değerli iki maymuncuğudur! Bunlar tiyatromuzun önündeki kapalı kapıları açacaklardır.

Bu yazımda kısaca 2. unsura, yani amatör tiyatroların önemine değineceğim. ODTÜ Tiyatro Şenliği kapsamında “Hayvan Çiftliği” isimli bir oyun izledim. Oyun, Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları tarafından sahnelendi. Öncelikle bu başarılı oyunu kutlamak istiyorum. Bu tür oyunlar izledikçe, amatör tiyatroların ülke tiyatrosuna katkıda ne denli önemli bir güç olduğunu görebiliyorum. Bir takım insanlar kirlilik ve cehalet simgeleri haline gelmiş kahve köşelerinde tavla oynarken, ya da başka anlamsız geyik muhabbetleriyle zaman öldürürken, bu oyuncular önemli konulara tiyatro yoluyla eğilerek provalarda saatlerce emek harcamaktadırlar!.. Onlar oynarken hem eğleniyorlar, hem öğreniyorlar; bununla da kalmayıp hem eğlendiriyorlar ve hem de öğretiyorlar!..

Hindistan doğumlu İngiliz yazar George Orwell (1903-1950), ülkemizde daha çok 1984 adlı romanı ile tanınır. Hayvan Çiftliği (Animal Farm, 1945), onun çağdaş klasikler arasına girmiş bir diğer ünlü yapıtıdır. 1940’lardaki reel sosyalizmin, daha doğrusu büyük Rus devriminin eleştirisi olan bu roman, dünya edebiyatındaki “Yergi” türünün başyapıtlarından biridir. “Hayvan çiftliği”nin kişileri hayvanlardır.

Konusu kısaca şöyledir: Manoir çiftliğinden Mr. Jones, sarhoş olduğu için, akşam kümesleri kapamayı unutur. Gece yarısı bir araya gelen hayvanlar kendilerini sömüren insanlara karşı bir devrim yapmağa kalkışırlar. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar, Snowball ve Sezar, hareketin başına geçer. Hayvanlar ikna edilir, Mr. Jones öldürülür ve domuzlar yönetimi ele geçirir!... Yeni yönetimin ilk işi, önceki insan yönetiminin izlerini yok etmek olur. Yeni hayvan iktidarı, bir takım ilkeler belirler, bu ilkeler bir duvara büyük harflerle yazılır:

-Hiç bir hayvan yatakta yatmayacaktır.
-Hiç bir hayvan alkol içmeyecektir.
-Hiç bir hayvan, diğer bir hayvanı öldürmeyecektir.
-Bütün hayvanlar eşittir...

Ancak bir süre sonra domuzlar iktidarı öteki iktidarlar gibi çürür ve sömürmeye başlar. Devrimin yukarıdaki ilkeleri değiştirilir. Bu değişen ilkelerden en çarpıcı olanı şudur: "Bütün hayvanlar eşittir FAKAT Bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir!.. Hayvan Çiftliği aynı zamanda toplumların, önce ortak bir düşman karşısında nasıl bir araya getirildiğini, sonra düşman ortadan kaldırıldığında nasıl içten parçalanıp bölündüğünü de anlatmaktadır.

Gördüğümüz gibi amatör tiyatrolar her türlü önemli meseleye el atmaktalar. Onlara daha fazla özgür alan yaratılmalıdır. Maddi ve manevi açıdan desteklenmelidirler, çünkü burada büyük bir dinamizm vardır! Bu dinamizm Türk tiyatrosunun geleceği için büyük bir güvencedir.

Mehmet Murat ildan

DOKTOR JOHANN FAUSTUS

Faustus pek çok edebiyat ve tiyatro eserinin kahramanıdır. Tarihi belgelere göre Johann Faustus 1480li yıllarda Almanya’da Knittlingen’de doğmuştur ve 1540 yılına doğru da Staufen-Brisgau’da ölmüştür. Faustus’un, kendini büyücülüğe vermiş ve bu alanda büyük başarılar elde etmiş biri olduğu 1540’tan sonra Almanya’da yayınlanmış bazı yazılardan anlaşılmaktadır.

Faustus’un oldukça genç yaşlarda gizli bilimlere yeteneği olduğu görülmüş;bir üniversiteden doktor veya tanrıbilim doktoru olduktan sonra da Almanya’da köylere ve kentlere gidip dolaşarak yeteneklerini halka sergilemeye başlamıştır. Bu sayede halk arasında büyük bir ün kazanmıştır. Yanında bulunan köpeğin şeytan olduğu düşünülmüştür.

Doktor Faustus bir gece Würtemberg’te bir handa ölü bulunmuş. Yüzü korkunç bir biçimde öldüğünü gösteriyormuş; bu nedenle halk arasında onu şeytanın öldürdüğü kanısı güçlenmiş. Halk onun ruhunu şeytana sattığına ve gerçek bir büyücü olduğuna kuvvetle inanmıştır. Büyücülük öyküleri kulaktan kulağa yayılmış ve Faustus ismi efsaneleşmiştir. Efsane onu insana şaşkınlık veren serüvenlerin kahramanı yapmıştır.

1587 yılına doğru Spiesz kitapevi tarafından bir halk romanı yayınlanmıştır: Historia von D. Johann Fausten. Bu kitapta zevke ve bilime susayan Faustus ruhunu kendisine 24 yıl hizmet etmesi karşılığında şeytana satar. Böylece şeytan Faustus’a büyük zevkleri tattırır, onu büyücülüğe alıştırır ve ona mucizeler yaratma gücü verir. Tabii bu kitapta Faustus basit bir büyücü, bir kötülük örneği olarak gösterilmektedir.

Faustus üzerine ilk tiyatro oyunu - Almanya’da yazılmış olması beklenirken - İngiltere’de, bir Cambridge mezunu olan ve 29 yaşında bir meyhanede bıçaklanarak öldürülen Christopher Marlowe tarafından yazılmıştır. Marlowe Faustus’a farklı yaklaşmıştır ve onu İngiliz Rönesans’ı açısından görmüştür. Rönesans insanı isteklerinde cesurdur; tutkuları, umutları, hayallerinin genişliği, acıları, üstün güçler karşısında yenilgileriyle Faustus’la özdeşleşmektedir. Okyanusları aşıp yeni ülkeler bulan İngiliz gemicilerinin yaptıkları da Faustvari olarak görünmüştür Marlowe’a. Bilgiye susayıp dünyanın bilgi sınırlarını aşmak için şeytandan yardım isteyen Faustus, Rönesans insanını hatırlatır ona.

Faustus, Marlowe’un kendi kişiliğiyle de örtüşmüştür. Marlowe’un dinsizlikle, bazı cinsel ahlaksızlıklarla suçlandığına dair kanıtlar vardır; Fransa’da Elizabeth’in emrinde casusluk yaptığı söylenir; hayatı çok hareketli geçmiştir. Bilgisizlikten kurtulmak, yaşamın sınırlarını aşmak, sıradanlıktan uzaklaşmak, maddi manevi her tür zenginlik içinde yaşamak Marlowe’un kişiliğinde de vardır…

Doktor Faustus konusu Almanya’da 18. Yüzyıl Alman edebiyatının büyük yol açıcısı Gotthold Ephraim Lessing tarafından yeniden gündeme getirilmiştir. Lessing bu konuda bir oyun taslağı da hazırlamıştır. Ancak Faust efsanesini bütün genişliği ile ele alan ve onu zenginleştiren Goethe’dir. Goethe’nin Faust’u gelmiş geçmiş başyapıtlardan, dünya yazının zirvelerinden biridir. Bu eseriyle tam 60 yıl uğraşmıştır Goethe! Yaşamının sonuna dek Faust üzerinde çalışarak yaşar ve onu tamamladıktan kısa bir süre sonra da ölür!..

Faustus’tan biraz bahsettik; peki Faustus’tan nasıl bir yarar sağlamalı, nasıl bir ders çıkarmalıyız? Benim bir oyun yazarı olarak Faustus’tan yararlandığım konulardan biri şudur: Doktor Faustus konusu değişik yazarlar tarafından değişik biçimlerde ele alınmıştır. Marlowe ve Goethe’nin Faust’ları vardır; F.M. Von Klinger’in Faust isimli romanı vardır. Aynı konunun farklı yazarlar tarafından farklı biçimde ele alınması edebiyatı gerçekten zenginleştirmekte ve yazar açısından da çok farklı bir deneyim sunmaktadır.

İki değişik Faust örneğinden yola çıkarak ben de Galileo Galilei isimli oyunumu yazdım. Bertolt Brecht’in Galile’si ile benim yazdığım Galile bütünüyle farklıdır elbette. Aynı konunun değişik tarz ve yorumla yazılması denemelerinin Türk Tiyatrosunda artmasının mutlak gerekliliğine inanıyorum. Shakespeare’in Jül Sezar’ı var; belki bir Alman ya da bir Türk oyun yazarının da Jül Sezar’ı olmalı. Buradaki temel nokta yeni yazılan Sezar’ın bütünüyle özgün olması gerektiğidir. Aksi taktirde ortaya sadece bir taklit çıkar.

Kişisel olarak, Faust’u okuduktan sonra çıkardığım bir başka fikir de şu olmuştur. Tiyatro mutlaka gizemli, doğaüstü konuları da ele almalıdır. Faust bunun güzel bir örneğidir. Türk tiyatrosunda bu konu çok ihmal edilmiştir ve edilmektedir. “Simyacının Karısı” başlıklı oyunumla bu alanda bir açılım yapmak istedim. Oyunda doğaüstü bir hikaye vardır; şeytan meleğe özenir, melek de şeytana! Türk tiyatrosunda bir konu çeşitliliği yaratılmasına yönelik çabalarımızı mutlaka artırmalıyız… Gerçeküstü, mistik konular üzerinde yazılmış oyunların çoğalmaları tiyatromuzu zenginleştirecektir.

Dr. Faustus ölümünden yüzyıllar sonra bile bizlere ilham kaynağı olmakta, bizi gizemli dünyalar üzerinde düşünmeye, yazmaya teşvik etmektedir.

Mehmet Murat ildan

FARKLI BİR “27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ BİLDİRİSİ!”

Amerika ve Kanada’da Thanksgiving Day (Şükran Günü) vardır. Tarihsel olarak baktığımızda, Şükran Günü hasat zamanı bitiminde yapılan bir kutlamaydı; Tanrı’ya teşekkür edip şükranları sunma günüdür kısacası. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü bildirilerinde şükran sunma meselesi hep unutulur.

İnsanları tiyatronun büyülü dünyasına çeken gerçekte nedir? Bizleri ve tiyatroyu seven milyonları tiyatroya bağlayan, ona saygı ve hayranlık duymamızı sağlayan şey geçmişte yaratılmış büyük eserlerdir! Bizi tiyatroya bağlayıp onu sevdiren Sophokles’in Antigone’sidir, Shakespeare’in Romeo ve Juliet’idir, Çehov’un Martı’sıdır, Goethe’nin Faust’udur, Moliere’in Cimri’sidir, Rostand’ın Cyrano’sudur, Gogol’un Müfettiş’idir!..

Bu büyük oyun yazarlarının büyük eserlerini literatürden çekip çıkarırsanız tiyatro bir anda korkunç fakirleşir, müthiş bir değer kaybına uğrar, sıradanlaşır. Tiyatroyu tiyatro yapan onlardır. Dünya Tiyatro Günü benim için bir Şükran Günüdür! Yazdıkları eserlerle insanlığı yüceltmiş, özellikle kendilerinden sonra gelen biz oyun yazarlarına paha biçilmez bir vizyon vermiş bu büyük isimlere minnettarlık sunma günüdür. Onların isimlerini anmaksızın bir Dünya Tiyatro Günü kutlamak mümkün değildir.

Özellikle oyun yazarlığı yapanlar için 10-15 tane çok büyük hoca vardır ve bunlardan birinin öğrencisi olmak her zaman için büyük bir ayrıcalıktır. Bu hocalar artık yaşamıyorlar, ancak sevgi bağıyla onların öğrencisi olmak her zaman mümkündür. Çehov büyük bir öğretmendir, onun okulunda yetişmek zevklidir; İbsen iyi bir ustadır, onun mektebinde okumak güzeldir, Strindberg yaman bir üstattır, onun akademisinde eğitilmek pek hoştur….

27 Mart 2005 Dünya Tiyatro Gününde ben bu büyük isimleri şükranla anıyorum. Onlar tiyatroyu, baktığımız zaman büyülendiğimiz bir cennete çevirdiler, onlar tiyatroyu edebiyatın zirvesine taşıdılar, ona derinlik ve büyüklük, zarafet ve ihtişam kattılar. Bizim tiyatro aşkımızın ateşini yakan onların alevleridir!..

Tiyatro salonlarınız olabilir; dekorlarınız, paranız, pulunuz, ışıkçınız, oyuncunuz, makyajcınız, yönetmeniniz, dramaturglarınız, seyircileriniz olabilir, ama eğer büyük oyun yazarlarınız yoksa gerçek tiyatro yok demektir! Oyun yazarlığımızın ne denli önemli olduğu gerçeği maalesef bizde henüz anlaşılamamıştır!..

Yine bir Dünya Tiyatro Gününde, yeni ve “kaliteli” oyun yazarlarına gereken desteği ve önemi hiçbir şekilde vermeyen “kötü niyetli anlayışı” kınıyorum! Ancak kırlar, bakılmasa, gübrelenmese, sahipsiz de bırakılsa yine etkileyici çiçekler açacaklardır; çöllerde dahi çok güzel, çok görkemli çiçekler açar…

Mehmet Murat ildan

DT YASA TASLAĞI’NDA MADDE 2’YE BİR ÖNERİ

Öncelikle Devlet Tiyatroları Yasa Taslağı’nda Madde 2 nedir ona bakalım (Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla):

Madde 2: Edebi Kurul yerine Eser ve Proje Değerlendirme Kurulu (EPDK) geliyor ve Kurul: (...Genel Müdür tarafından önerilen 6 kişi arasından Bakan tarafından 2 yıllığına atanacak 3 kişi ile genel müdür, başrejisör, başdramaturg, yerleşik tiyatro müdürleri ve Devlet Tiyatroları rejisör, oyuncu, tasarımcı ve dramaturgların kendi aralarından 2 yıl süre için seçtikleri bir üyeden oluşur.)

Kurul’un isminin değiştirilmesi doğrudur. “Edebî Kurul” denildiğinde ilk anda insanın aklına kendisine gelen eserleri Edebî açıdan inceleyen bir kurul geliyordu. Halbuki bizim tiyatromuzda tiyatro oyunlarının edebî yönü pek önemsenmez, oysa bu yön müthiş önemlidir ve bir eseri değerli kılan ana unsur budur; edebî yönü zayıf bir drama gerçek drama sayılmaz.

Madde 2’de (bildiğimiz kadarıyla) ciddi bir eksiklik var, o da şudur: Madde 2’de şöyle bir ibare yer almalıdır: “Eser ve Proje Değerlendirme Kurulu üyeleri bu kurula eser sunamazlar.”

Bu ibare etik değerleri yüceltme açısından bu maddeye (halen eklenmemişse) mutlaka eklenmelidir. Ülkemizde ve genelde dünyada etik değerlere pek önem verilmez. Oysa bir toplumun temeli bu etik değerlerdir; temel sağlam olmazsa üstüne ne ekleseniz sallanır, yıkılır.

Kısacası EPDK’ya eser verecek, proje sunacak kişinin kesinlikle EPDK içerisinde yer almaması gerekir, esasen bunu tartışmak dahi gereksizdir, bu bir ahlâk meselesidir.

EPDK (Eser Proje Değerlendirme Kurulu) gibi kurullar kilit bir rol oynarlar. 20 tane farklı EPDK oluşturun, bunların hepsine aynı oyunu verin, çoğunda farklı sonuçlar çıkar. Geçmişte Edebi Kurullar iyi oyunları da reddetmişlerdir, bir oyunu reddetmek için her zaman bir sebep bulunabilir, bu çok kolaydır; sonuçta sübjektif değerlendirmeler her zaman mümkündür ve maalesef olmaktadır. O yüzden EPDK’ya seçilecek kişiler Türk Tiyatrosunun geleceği açısından büyük önem arz etmektedir.

Bu taslakta başka eksiklikler de var. Sanatın siyasi etkilerden arındırılması meselesi eksiktir. Yazımı burada bitiriyorum. Umarım değişik önerilerle bu taslak daha geliştirilir, nihayetinde bundan kazanan Türk tiyatrosu olacaktır.

Mehmet Murat ildan

ARTHUR MILLER’IN ÖLÜMÜ ÜZERİNE

Toplumcu olarak bilinen, ahlaksal konular üzerinde yoğunlaşmış Amerikalı oyun yazarı Arthur Miller, yaşayan her insanın üzerinde Demokles’in kılıcı gibi duran ölüme 89 yaşında yenik düştü…

Siraküza tiranı yaşlı Dionysios’un bir nedimi (yakın dostu) vardı, ismi Demokles’ti. Demokles sürekli olarak krala krallığın verdiği mutluluğu överdi. Kral Dionysios da “Senin de bu mutluluğu tatmanı istiyorum” diyerek tahtını bir günlüğüne Demokles’e bıraktı. Demokles buna çok sevindi, ancak şölenin ortasında başının üzerinde sadece bir tek at kılına bağlı bir kılıcın sallandığını gördü. Ölüm de Demokles’in kılıcıdır, yaşam bir tek at kılına bağlıdır, kesinlikle daha fazlasına değil…

Miller, 1916 yılı New York doğumludur. Amerikan toplumu ve tiyatrosuna sorumluluk anlayışını sokmaya çalışmıştır. Bir gün şöyle demişti Miller: “Ben, düşüncelerle alışverişi olmayan, ne yaptığını bilmeyen, bilmek de istemeyen bir toplumda yazıyorum…”

Miller temelde şunu söylüyordu: Yaşadığı toplumda herkes toplumsal bir sorumluluk duymalı, aksi taktirde suçlu olacaktır! Miller’ın ilk başarısı All My Sons (Bütün Oğullarım) oyunudur. Savaş pilotlarının güvenliğini hiçe sayarak para kazanan bir uçak motoru satıcısını anlatmıştır.

Miller’ın bizde de yaygınca bilinen iki önemli oyunu var. Bunlardan biri The Crucible (Cadı Kazanı-1953) diğeri de Death of a Salesman (Satıcının Ölümü-1949) dür. Cadı Kazanı 1962 yılında bizim iki ünlü edebiyatçımız, Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol, tarafından çevrilip Milli Eğitim Modern Tiyatro Eserleri dizisinde yayınlanmıştı. Cadı Kazanı McCarthy’ciliğin komünizm avcılığının siyasal bir alegorisidir (öğüt verici hikayeleştirmesidir) Miller’ın kendisi de zaten 1940lı yıllarda komünistlik soruşturmalarına uğramıştı. Cadı Kazanı oyunu da McCarthy’ciliği eleştirdiği gerekçesiyle kovuşturmaya uğramış ve Miller suçlu bulunmuştu.

Diğer oyun “Satıcının Ölümü” onun en ünlü oyunudur. Miller üzerine çok sayıda kaynak vardır, ilgilenenler bunları inceleyebilirler. Miller’ın bize verdiği en önemli mesaj şudur: Toplum, bireyleri yanlış değerlere yönlendirebilir; ancak birey yanlıştan doğruyu çıkarma sorumluluğunda olmalıdır.

Her zaman yinelediğimi bir kez daha dile getireyim: Bir yazarı tanımanın biricik ve en etkin yolu onun eserlerini okumaktır. Arthur Miller’ın önemli oyunlarının ve göreceli olarak gölgede kalmış öteki oyunlarının önümüzdeki tiyatro sezonlarında oynanmasını umuyor ve diliyorum.

Şahsen ruhun varlığına inanmam (Bilim aksini kanıtlayıncaya dek en azından.) Ruh dediğimiz elle tutulamayan, görülemeyen o gizemli şey düşüncenin ta kendisidir. O halde Miller’ın bedeni öldü ancak ruhu yaşamaktadır ve bu ruh onun eserlerindedir… Arthur Miller 89 yaşındayken eski eşi Marilyn Monroe'yu konu alan yeni bir oyun yazdı, yani ölümüne kadar yazarlık yaptı.

Mehmet Murat ildan

EVEREST’İN ZİRVESİ, TİYATRO PİRAMİDİ ve DİL USTALIĞI

Piramit, üç boyutlu geometrik biçimler arasında en çok ilgi çekenlerden biridir; gerçekten güzel, orijinal bir şekli vardır. Bir küreyle ya da bir küple bir piramidi yan yana koyduğumuzda hemen ilk dikkatimizi çeken şeyin piramidin noktasal ve tek bir zirvesinin olduğudur. O yüzden piramit, kademeli yükselişi anlatan olaylar veya aşağıdan yukarı doğru bir gelişimi, bir evrimi belirten durumlar için örnek olarak sıkça kullanılır.
Mesela mistik dünya için böyle bir piramit ortaya koyarsak bu piramidin zirvesinde Gautama Buda yer alır. Krişna, Mahavira, İsa gibi mistik ustalar elbette vardır, ama Buda mistik dünyada gelmiş geçmiş en büyük ustadır. Bu konu da çok ilginç olmakla birlikte asıl konumuz tiyatro olduğu için bu yazımda oyun yazarları bağlamında Tiyatro Piramidi’nden bahsedeceğim şimdi.
Tiyatro Piramidi’nin (ve esasen edebiyat piramidinin de) zirvesinde hiç şüphesiz Elizabeth çağının oyun yazarı William Shakespeare yer alır; bu evrensel bir yargıdır. 17. yüzyıldan 21. yüzyıla kadarki bütün yüzyıllarda Shakespeare bu piramidin tepesindedir. Shakespeare’den önceki yüzyıllarda bu piramidin tepesinde kim vardı dersek benim cevabım “Kimse yoktu!” olur; Shakespeare’den önce piramidin tabanında çok sayıda, ortasında da az denecek sayıda yazar vardı elbette, fakat o zamanlarda, aşağıdan bakıldığında görülemeyen ancak hissedilebilen o sivri tepeye ulaşan henüz olmamıştı…
Bu konuya Nepal-Tibet sınırında bulunan Himalaya’lardaki Everest zirvesinden somut bir örnek verebiliriz. Everest’e çıkma girişimleri 1920’li yıllarda başladı. Her seferinde oldukça yükseklere çıkılmış ama zirveye uzun bir süre ulaşılamamıştır. 1922 General Bruce seferi, 1924 Norton seferi, 1933 Hugh Ruttledge seferi, 1935 Shipton seferi, 1938 Tilman seferi… 1953 yılına geldiğimizde Yeni Zelandalı Edmund Hillary ve onun taşıyıcısı meşhur Şerpa Tensing 8840 metrelik zirveye çıkmayı başarmışlardır!..
Geçmiş zamanlardaki “Kaliteli” oyun yazarlarının yaptıklarını da hep bu seferlere benzetebiliriz: Aiskhylos seferi, Sophokles seferi, Euripides seferi, Plautus seferi, Lope de Vega seferi, Marlowe seferi… Bu seferlerin her birinde farklı yüksekliklere çıkılmıştır, ama hiçbir zaman zirveye ulaşılamamıştır. Zaten görülebilen bir zirve de yoktur, onu bazı iyi donanımlı oyun yazarları sürekli yukarı çıkarak kendileri inşa etmişlerdir esasen. Fakat çıkılan her noktada zirvenin daha yukarda bir yerlerde olduğu hissi o oyun yazarlarının zihninde her zaman mevcut olmuştur.
Dağcılıktan örnek verdim ama şunu unutmayalım ki, Sör Edmund Hillary’den sonra Everest’in zirvesine onlarca yeni dağcı çıkmıştır, oysa Tiyatro Piramidinin zirvesine Shakespeare’den bu yana çıkan olmamıştır. Shakespeare’i o zirveye çıkaran sihirli güç dramatik yapıdan, seçtiği konulardan, yarattığı ya da ödünç aldığı karakterlerden ziyade onun kullandığı eşsiz dildir. Shakespeare’i o zirveye estetik olarak kullanılmış “Üst Düzey Edebiyat” çıkarmıştır, kullandığı eşsiz “Üslup” onu o kadar yükseğe taşımıştır…
Bir Çehov, bir Moliere de büyük oyun yazarlarıdır, ama onlar şu anda sadece Shakespeare’in bulunduğu o noktasal zirvede yer almazlar. Kral Lear’dan bir bölüme bakalım: “Onu böyle, sahip olduğu bütün sakatlıklarıyla, dosttan yoksun, nefretimize yeni evlat olmuş, lanetimizle çeyizlenmiş ve andımızla gönlümüzden uzaklaştırılmış olarak alıyor musunuz?” İşte zirvenin en önemli sihri bu enfes yazım tarzıdır. Bu yazım tarzını, konuşmalardaki büyük sözleri, “Güzel söz söyleme sanatını” kaldırıp atın, o zirve de yok olur; bu durumda, Everest örneğini verirsek eğer, 8840 metrelik zirvenin belki 2 km aşağısına düşeriz!..
Bazı antik çağ bilginlerinin eserlerinde meselâ daire için “En güzel şekil” dendiğine rastlarız. Shakespeare biçemi de yaratılmış en güzel biçemdir. Kullandığım sıfatı tekrar edeyim: “Güzel!” Onun cümleleri için bu sıfat çok uygundur, ama eksiktir: Tam olarak söylemek gerekirse “Güzel ve güçlü!” Pek çok yazar farklı üsluplar, farklı biçemler kullanmışlardır; mesela önceki yazımda August Strindberg’in değişik anlatım tarzlarına öncülük ettiğinden söz etmiştim, fakat bunlar sadece değişik anlatım biçimleridir, Shakespeare biçemi yanında sıradan kalırlar.
Her “ciddi” oyun yazarının hayalinde veyahut bilinçaltında Tiyatro Piramidinin zirvesine çıkmak vardır; burada elbette “Niteliksel” anlamda bu zirveye çıkmaktan bahsediyorum. Bu zirveye giden yol kesinlikle “Üst düzey edebiyattan” geçer. Başka hiçbir biçimde oraya ulaşılamaz. Dünyanın en iyi dramatik yapısını da kursanız, “Üst düzey edebiyatsız” oraya çıkılamaz. “Yüksek edebiyat” yüksek dil ustalığı gerektirir. Shakespeare’den sonra onun eriştiği düzeye çıkmak isteyenler olmuştur. Ancak onlar hep bir şeyleri ya da pek çok şeyleri eksik yapmışlardır. Ya çok arzuladıkları halde “Üst düzey edebiyat” kullanamamışlardır, ya “Yüksek Edebiyatı” kulağa hoş gelen akıcı bir tarza dönüştürememişlerdir ya da Shakespeare oyunlarındaki sözsel büyüklükleri, üstün söz cambazlıklarını, estetik güzelliği atlamışlardır…
Politikada, askeri alanda ve öteki bütün alanlarda olduğu gibi sanatta da bir “En üste ulaşma” meselesi vardır. Nasıl ki Büyük İskender, Napolyon ve Adolf Hitler gibi generaller kendilerine nihai hedef olarak bütün dünyayı fethetmeyi seçmişlerdir, Shakespeare’den sonra gelen pek çok oyun yazarı da, Schiller, İbsen vs. düzeyindeki yazarları kastediyorum, açıkça ya da daha yaygın bir biçimde “gizlice” Tiyatro Piramidinin tepesine çıkmaya çalışmışlar, Shakespeare’in sanat alanında elde ettiği “Dünya egemenliğine” kavuşmayı arzulamışlardır.
Yeri gelmişken söyleyelim ki, William Shakespeare hiç kimseyi öldürmeden bir tür “Dünya egemenliği” elde etmiştir; sanatın bu yönü gerçekten ne kadar takdir edilse azdır. Sanat, güzellikle dünyayı fetheder; askerle, güçle, zorla, cinayetlerle elde etmez… Birincisi kalıcı olur, ikincisi gelir gider… Birincisi Tanrısal, ikincisi şeytanidir.
Bu “Niteliksel anlamda en üste ulaşma” arzusuna dönelim şimdi. Eğer bu arzuya şan, şöhret elde etme arzusu gibi “Alt seviye” duygular, “Egonun yarattığı bu bayağılıklar” karışmışsa ona saygı duyulamaz. Bu arzunun beslendiği kaynak temiz olmalıdır, yani en büyük ustanın olduğu yere onun yarattığı edebî güzellikleri, o en yüksek standardı yeniden ve hatta daha geliştirilmiş bir biçimde yaratabilme hevesiyle, böyle bir hedefle yola çıkılmışsa o zaman buna saygı duyulur.
Bu hedefe doğru yükselen merdivenin ilk basamağı sevgidir. Yani Tiyatro Piramidinin zirvesini Hamlet oyunuyla somutlaştıracak olursak - ki esasen edebiyatın da zirvesidir burası ve tiyatro ile uğraşanlar için büyük bir mutluluktur bu - işte bu oyunu okuduğunuzda yaratılmış bu “yüksek” değere karşı içinizde bir “Sevgi” duygusu oluşmuşsa o zaman ilk basamağa çıkılmış demektir. Sevgi, ilk adımdır ve büyük bir adımdır; başka pek çok kapıyı olduğu gibi bu kapıyı da açacak olan sevgi maymuncuğudur.
Kapıyı açtıktan sonraki ya da ilk basamağı çıktıktan sonraki süreç uzundur. Gerçek bir dil ustalığına ulaşmak zaman alır ve doğuştan gelen yeteneklerle de belirlenmiş bir sınırı vardır. Yani herkes “Üst düzey dil ustalığına” erişemez ve esasen oldukça az sayıda kişi erişir… Shakespeare’in özel tiyatro diline baktığımızda “uzun cümleler” vardır. “Uzun cümleler” dil ustalığı açısından önemli bir göstergedir. Kısa cümleli yapıda dil ustalığı olmaz. Kısa cümleli yazar esasen dil ustalığından uzak olan yazar anlamına gelir… Başarılı ve estetik olan bir uzun cümle kurmak zordur, kısa cümleyi kurmak çok kolaydır, herkes kısa cümle kurabilir… Ama şunu da ekleyeyim, uzun cümle estetik ve akıcı olmalıdır, yoksa sıkıcı olur… Shakespeare cümlesi sıkmaz, onun cümleleri ağdalı değil “sanatlıdır,” iyi işlenmiştir yani. İnsanın kutsal amacı nedir?
İnsanın kutsal amacı evrimleşme sürecine katkıda bulunmaktır diyebiliriz. Evrimleşme ileri gidişi sembolize eder. Tiyatro dünyası Shakespeare’le birlikte evrimleşme sürecinde, yani yukarıya çıkışta gerçekten müthiş bir sıçrayış yapmıştır; bu bir “quantum sıçrayışıdır!” Yerdeki bir canlının evrimleşip uçmaya başlaması gibidir bu!... Demek ki tiyatroda evrimleşmenin daha da ileri bir aşamaya gidişi için öncelikle Shakespeare zirvesine çıkılmalı, sonra da bu zirve aşılmalıdır. Gelişmenin bir yerde zirve yapıp orada durması hiç de istenen bir durum değildir; istenen şey sürekli yeni zirvelerin yaratılmasıdır. Eğer sonsuzluk varsa, koşmanın da sonu yoktur; bunu insanoğluna verilmiş bir ceza olarak da görebilirsiniz, bir nimet olarak da. Ama eğer bir şey bitmişse, mesela tiyatronun zirvesine ulaşılmışsa, o zaman o alanda her şey de bitmiş demektir; bir şey bitmişse o şey sıkıcıdır artık. O yüzden insanın ihtiyaç duyduğu şey bir şeyin “bitmemiş” olmasıdır, bir şeyin “daha ileri götürülebilecek bir yanının kalmış olmasıdır.” Tiyatronun zirvesine ulaşılmışsa ve artık ötesi yoksa o zaman biz ne yapıyoruz? Zaman mı geçiriyoruz? Ama şanslıyız ki bir zirve var ve onun ötesi var, onun ötesine giden yol da zirvedeki kapıdan geçer.
Yeni tiyatro hareketlerinin ortaya çıkışı bu zirveye yaklaşım açısından bir yarar sağlamaz. Absürd tiyatroyu örnek vereyim. 1950’lerden sonra yaygınlık kazanmış bir harekettir bu, ama bu alanda verilmiş oyunlar, içlerinde güzel olanları varsa da, bahsettiğim o zirvenin çok altındadır. Yeni biçemlerle bu zirveye yaklaşılmaz, bu zirve bu yeni hareketlerle aşılmaz, aşılamaz… Hamlet’e ancak “Hamletvari” (ama bambaşka bir konusu olan) bir oyunla yaklaşılabilir, Hamlet ancak “Hamlet-üstü” bir oyunla aşılabilir ki bu oyunun dil özellikleri Hamlet’inkinden daha gelişmiş olmalı, derinliği ondan derin olmalı, içtenliği ondan daha içten olmalı... bunun müthiş zorluğu da aşikardır…
Shakespeare “kalitesine” yeniden ulaşılmalı ve hatta daha ileri bir aşamaya geçilmeli derken bu meseleye “Hırs,” kapitalist sistemdeki “Rekabetçi mantık” girmişse olay “çirkinleşmiş” demektir. Sanatın ilerleyişi hırsla değil sevgiyle olmalıdır. Bir Napolyon belki Büyük İskender’in önüne geçmek hırsıyla yanıp tutuşarak hamlelerini yapmış olabilir, ama bir sanatçı sadece Shakespeare’in yarattığı güzelliklere ulaşmak ve onları daha geliştirmek gibi “masum bir arzuyla” hareket etmelidir.
Konunun Türk Tiyatrosuyla ilgili bölümüne geleyim. Geçmişte Türk Tiyatrosu hiçbir zaman evrensel bir yükseklik belirlememiştir, yani dünya oyun yazarlarına esin kaynağı olacak bir yükseklik yaratmamıştır ve piramidin tabanında, o çok kalabalık yerde, nefes almanın zor olduğu o mekanda dolaşıp durmuştur. Örnek vermem gerekirse bir Cyrano de Bergerac bir yüksekliktir, Çehov’un Martı’sı bir yüksekliktir ve Edmund Rostand ya da Anton Çehov bütün dünya oyun yazarlarına bir esin kaynaklığı teşkil etmiştir. Bunu yapmanın yolu “üst düzey” değer yaratmaktır. Yani bir “Goethe Faust”u yaratılacak, sonra Faust’u okuyanlar bu oyundan küresel ölçekte etkilenecekler (Okuyanlar diyorum çünkü sahnede izlemek anlıktır, uçar gider, okuma önemlidir, okuma kalıcıdır, okurken salon yoktur, oyuncular yoktur, olayın özü vardır, dikkatler dağılmaz, metin üzerinde, düşünce üzerinde yoğunlaşılır.) Bu olay, esin kaynaklığı yapan bir yükseklik yaratmaktır. Türk tiyatrosu “yeni” yazarlarla, “yeni” kuşakla bu işi başarabilir.

Yazımın sonlarına yaklaşırken şunu da belirteyim: Everest Dağı’nın zirvesine çıkmak isteyenler için çok zorlu bir süreç vardır. Yeterince iyi donanmış bir dağcı da olsanız önce saatlerce sürecek bir yolculukla Nepal’in başkenti olan Katmandu’ya gitmeniz gerekir. Katmandu’dan Everest ana kampına yaklaşık 2 haftalık zorlu bir yürüyüş vardır!! Sonrası zaten bir başka ürkütücü süreçtir. Ama Tiyatro Piramidi’nin zirvesine (okuma bağlamında) çıkmak isteyenler en yakın kitapçıdan mesela 9 YTL’ye (Yukarı doğru kurnazca bir yuvarlamayla bir zam gelmediyse eğer!!) bir Macbeth alıp okuyabilirler, ya da “Bir Yaz Gecesi Rüyası,” daha ince olduğu için daha ucuzdur da!..

Mehmet Murat ildan

TİYATRODA AYA YOLCULUK

Yazıma önce sanat dışındaki bir geri kalmışlık örneğimizle başlayacağım, daha sonra konuyu tiyatroya bağlayacağım. Türkiye'nin üç büyük ilinde metro çalışmaları yapılıyor. Bu haberlere sevinmenin ötesine geçip daha derin, daha ayrıntılı düşündüğümüzde ortaya trajik bir gerçek çıkıyor. Trajik gerçek nedir? İlk şehir içi yer altı metrosu 1863 yılında Londra'da 6.5 kilometre olarak yapılmış! Paris'in ilk metrosu 1855 yılında tasarlanmış ve 1900 yılında işletmeye açılmış. Berlin metrosu da 1902'de işletmeye açılmıştır. Bu örnekleri Madrid, Moskova, New York gibi başkentler için de çoğaltmak mümkün. Vardığımız sonuç çok açık: Metro işinde yaklaşık 100 yıl geride kalmışız!.. Dile kolay, yüz yıl!..

Bu örneklerden hareket ederek düşünmeye devam edelim: İnsanın yaşam süresi 10 bin yıl olsa, böyle gecikmelere pek aldırmayız; ama hayat fotoğraf çekerken patlayan flaşlar kadar kısadır ve hizmetlerin gelişindeki her türlü gecikmenin etkisi ve bedeli de çok büyüktür! İngilizlerin büyük büyük anneleri, büyük büyük babaları metroya binmişken, daha Türkiye'deki anneler, babalar ancak son yıllarda metroya binmek şansına erişmişlerdir, o da sadece birkaç büyük kentimizde!.. Gecikmenin bedeli ülkemizde güzellikleri, uygarlığın nimetlerini bazı kuşakların hiç yaşamamasıdır, başka ülkelerin o dönem kuşakları bunları doyasıya yaşarken...

Apollo 11'in kumandanı Neil Armstrong 21 Temmuz 1969'da aya ayak basmıştı. Şimdi kendimize soralım: Bizler acaba kendi yapacağımız uzay mekiğiyle aya ne zaman gideceğiz? 2069 yılında mı? Yani onların aya gidişinden yüzyıl sonra mı? Bu süreyi bilemem, ama "Tiyatromuzda Aya Yolculuk" olarak mecazi bir biçimde bahsettiğim olay, yani tiyatromuzun evrensel bir başarı, küresel bir tanınmışlık elde etmesi, bir Fransız, bir İngiliz tiyatrosu gibi "Büyük Tiyatro" sıfatına hak kazanması için o kadar beklenmeyeceği kanaatindeyim. Çünkü her türlü zorluğa, her türlü olumsuzluğa, her türlü caydırıcı faktöre rağmen az sayıda da olsa yeni oyun yazarları yetişmektedir. Bunlar, muhakkak ki "Büyük Tiyatro" için, "Büyük Oyunların" şart olduğunu kavramakta ve bu amaca yönelmekte daha duyarlı davranacaklardır.

Şimdi geçmiş zamanlardan bir oyun seçelim, mesela Antigone. Bu oyun yaklaşık 2440 yıl önce Sophokles tarafından yazılmıştır. Bizde Batılı tiyatro anlayışına uygun ilk Türk oyunu olarak gösterilen Şinasi'nin Şair Evlenmesi 1859 yılında yazılmıştı. Antigone'den yuvarlak hesap 2300 yıl sonra bizde bir oyun yazılmış. Oyun alanındaki sanatsal yaratımı ihtirassız bir yarış olarak düşünürsek eğer, biz yarışa 2300 yıl geç başlamışız! Türkiye'de oyun yazarlığı yapan kişilerin bunu mutlaka göz önüne almaları gerekiyor. Bu gerçeğin arkasında da sığınamayız; ne yapalım, biz geç başladık, o yüzden geriden takip ediyoruz diyemeyiz. Yarışa geç başlayan daha hızlı koşmak zorundadır, eğer yarışa erken başlayanları yakalamak, onların eriştiği üretim kalitesine erişmek gibi evrensel bir kaygımız varsa tabiî. Yarış derken elbette kapitalist açgözlü yarışı kastetmiyorum; sevgiye dayalı bir yarışı kastediyorum.

Yazarların hızlı koşmaları da yetmiyor; koşu yolundaki engellerin de kaldırılması gerekiyor! Yollara muz kabukları atılmasına, çukurlar kazılmasına, bariyerler konulmasına asla izin verilmemelidir... Devlet ve özel sektör, Büyük Türk Tiyatrosu için şu anda yapmakta olduğundan çok daha fazlasını yapmak durumundadır ve yapabilecek durumdadır... İnsan hayatı kısa, gecikmelerin bedeli büyük...

Mehmet Murat ildan

TÜRK TİYATROSUNUN GELECEĞİ

Türk tiyatrosunun dünya tiyatrosu içerisinde önemli, saygın, ağırlıklı bir yeri var mıdır? Bu soruya maalesef olumlu bir yanıt veremiyoruz. Bunun sebebi nedir? Neden ülkemizde bütün dünyanın "İşte büyük bir oyun" diyebileceği oyunlar yaratılmamış yüzyıllar boyunca? Bir İngiliz'in bir Alman'ın bir İspanyol'un bir Amerikalının kütüphanesinin raflarında neden Türk oyun yazarlarının kitaplarını göremiyoruz? Bir tiyatronun varlığından söz edebilmek için öncelikle yazılmış oyunların olması gerekmektedir. Yani dünyanın her yerinde olduğu gibi tiyatro merdiveninin ilk basamağı yazılmış oyunlardır. O halde Türk tiyatrosu için bir kurtuluş reçetesi hazırlarken işe oyun yazarlığımızdan başlamak en sağlıklı yoldur.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1955 yılında basılmış olan Gotthold Ephraim Lessing'in "Emilia Galotti" isimli oyununun önsözünde şu cümlelere rastladım: "...Lessing Alman dramına çıkış noktası olarak eski Yunan tragedyacıları ile Shakespeare'in dramlarını gösterir..." Bir arkadaşına yazdığı bir mektupta : "Antik çağ yazarlarının okulunda yetişelim, onlardan daha iyi hoca olamaz" diyor. Lessing burada çok önemli bir noktaya deyinmiştir. Bir sanatçı, yaratmalarında kendisine bir kılavuz seçmelidir. Ben Türkiye'de kılavuz seçiminde büyük hatalar yapıldığı kanaatindeyim. Tıpkı Lessing gibi, ben de Türk tiyatrosunun kurtuluşunu geçmişin en büyük eserlerini, en büyük yazarlarını kılavuz olarak seçmekte görüyorum.

Bizler Shakespeare'i, Moliere'i, Sophokles'i, Marlowe'u, Bernard Shaw'ı, Puşkin'i, Ostrovskiy'i, Gogol'u, Turgenyev'i, Çehov'u, Alfred De Musset'yi, Prosper Merimee'yi, Beaumarchais'i, Marivaux'yu, Hebbel'i, Lessing'i, Goethe'yi, Hugo'yu, Pirandello'yu, Goldoni'yi, Manzoni'yi, İbsen'i, Arthur Miller'i, Kalidaça'yı, Tagore'u, Beckett'i, Brecht'i, Racine'i ve daha ismini saymadığım öteki büyük oyun yazarlarının eserlerini bıkıp usanmadan okumak, anlamak ve çok iyi özümsemek durumundayız. Kalite, incelik, büyüklük, zariflik, derinlik, deha işte hep bu eserlerde mevcuttur. Büyük eserler özümsenmeden asla büyük eserler yaratılamaz. Bu eserler iyi özümsendiğinde, taklide kaçmadan özgün oyunlar yaratılabilir.
Türk tiyatrosu şu anda "İddiasız" bir tiyatrodur. "İddialı" bir tiyatro olmak için de büyük oyunlar yazılmalıdır. Ben 1999 yılında iktisat mesleğimi bırakıp profesyonel olarak yazarlığa geçmiş bir oyun yazarı olarak bu konu üzerinde büyük bir hassasiyetle duruyorum. Oyun yazarlığımın bu başlangıç döneminde daha çok evrensel konulara yönelmiş durumdayım.
İlk yazdığım oyun Galileo Galilei'dir. Ünlü Alman oyun yazarı Bertolt Brecht'in 1930ların sonlarında yazdığı bir konu üzerinde yeniden ve farklı bir üslupla yazmak bir "İddia" taşımaktadır. Ustaları, üstatları severek, sayarak okuduk; kendi tarzımızı geliştirdik ve şimdi biz de onlar kadar iyi yazabiliriz ve yazmalıyız; edebiyatta nihai hedef ise her zaman ustaları, üstatları aşmaktır.

Türk tiyatrosunda çıtalar mutlaka yükseltilmelidir. Bizler Shakespeare, Moliere, Marivaux kalitesinde oyunlar yaratmak, bunun için çabalamak zorundayız. Sıradan oyunlarla, televizyon dizileri mantığıyla yazılmış oyun metinleriyle kendimizi kandıramayız. Eserlerimizi hep dünya başyapıtlarıyla karşılaştırmalı, ölçütlerimiz kartal gibi yükseklerde uçmalı.

Yazdığımız oyunları hiçbir zaman tam manasıyla beğenmemeli, daha iyisini yaratmak için kendi yazdıklarımıza karşı her zaman acımasız olmalıyız. Geçmişte iyi bir oyun yaratmışsak eğer, buna takılıp kalamayız. Daha iyisi, çok daha iyisi yazılmalıdır. Sanatın sınırları yoktur. Ulusal nitelikli olsun diye mutlaka Türk insanını anlatan oyunlar yazmak zorunda değiliz. Biz, insanı yakalamalıyız ve onu estetik bir biçimde yakalamalıyız; insanın özü her yerde aynıdır. Hikayemizi kendimiz yaratabileceğimiz gibi, bunu dünyanın herhangi bir yerinden de, bir mitolojiden de alabiliriz. Türk oyunu Türk oyun yazarının yazdığı oyundur, konudan, içerikten bağımsızdır.

Oyunlarımızda Türkçe'yi çok iyi kullanmak zorundayız; basite kaçamayız. Sıradan laflar yerine büyük laflar söylemeyi bir tarz haline getirmeliyiz; karakterlerimiz yeri geldiğinde büyük konuşmalılar. Oyunumuz okunduktan sonra ya da oynandıktan sonra yıllar geçse bile söylediklerimiz akıllarda kalmalı.

Sıradan laflar zamanı aşamazlar; onlar zamana ve mekana demir atar ve orada kalırlar. Çağları aşmanın yolu büyük laflar etmekten, özlü sözler söylemekten, kalıcı olanı yakalamaktan geçer. Shakespeare'in "Olmak ya da olmamak" sözünü hatırlayalım. Bunları yakalamak zorundayız.

Türk tiyatrosunun kurtuluşu için öngördüğüm çerçeve kısaca budur. Fakat bir yazar dünyanın en iyi eserlerini de yaratsa, desteklenmek zorundadır. Yayın evlerimiz kaliteli oyunlar söz konusu olduğunda satış kaygısını bir kenara itme cesaretini de göstermelidirler. Türk tiyatrosu ancak ve ancak Türk oyun yazarları büyük oyunlar yarattıkları ve bunlar da basıldıkları takdirde dünyada saygı görecektir.

Mehmet Murat ildan

JEAN BAPTİSTE POQUELİN’İN SEVİMLİ FİLOZOFLARI

Jean Baptiste Poquelin dersek hiç şüphesiz çoğu kişi o da kim diyecektir! Poquelin klâsik Fransız komedyasının kurucusudur ve Moliere adıyla bilinir! İlk kez 23 yaşındayken İllustre Théatre’da bu ismi kullanmaya başlar. Paris doğumlu bu dev isim ne yazık ki sadece 51 yıl yaşamıştır; Hastalık Hastası (Le Malade İmaginaire) isimli oyununda oynadıktan 2 saat sonra yaşama gözlerini yummuştur. Büyük ustaların yaşamlarını bilmek, hangi aşamalardan geçtiklerini, hangi badireleri atlattıklarını görmek, onların hayat hikâyelerinden ders çıkarmak, attıkları adımları incelemek, gittikleri yollardan esinlenmek kuşkusuz çok yararlıdır. Ancak ben bu kısa yazımda onun ilginç yaşamından bahsetmeyeceğim.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1965 yılında Moliere’in bir oyunu yayınlandı. Afif Obay tarafından dilimize çevrilen bu oyunun ismi “Zorla Evlenme”dir, (Le Mariage Forcé). Bu oyun 35 sayfalık kısa bir oyun, ancak Dünya Tiyatrosunun en komik sahnelerinden birini içerir.

Sganarelle bir gün Dorimene isimli bir kadınla evlenmeye karar verir ve arkadaşı Geronimo’dan bu konuda tavsiye almak ister. Ancak Geronimo’nun bir işi vardır ve Sganarelle’ye evlilik konusunda tavsiye alması için iki filozof önerir. Bu filozoflardan biri Pancrace’dır. Pancrace Aristotelesçi bir filozoftur. Bildiğimiz gibi Aristoteles gelmiş geçmiş en engin zekalardan biridir. Eserleri yüzyıllar boyunca insan bilgisinin ulaşabileceği en son nokta olarak kalmıştır. Oyunda Pancrace “Mantık” meselelerine, bir şapkanın biçimi yerine bir şapkanın şeklinden söz edilmesi gerektiği türünden konulara takılır (Biçim canlı cisimlerin dış hali, şekil ise cansız cisimlerin dış hali konusunu açıklar…) ve çok gülünç bir konuşma geçer.

Bu filozoftan umudunu kesen Sganarelle bu kez öteki filozofa gider. Onun ismi Marphurius’tur. Bu filozof ise Pyrron’cu bir filozoftur. Yunanlı Pyronn şüpheci felsefe okulunun kurucusudur. Ona göre hiçbir şey kesin olarak bilinemez. Çünkü her şey her an değişmektedir. Marphurius’la Sganarelle’nin konuşmaları gerçekten harikadır. Kısa bir bölüm aktarayım:

Sganarelle: Sayın üstat, ufak bir iş hakkında sizden fikir almak istiyorum, buraya onun için geldim…
Marphurius: Sayın bay Sganarelle, rica ederim bu konuşma tarzını değiştirin. Bizim felsefemiz kesin cümleler kullanmamayı, her şeyden şüphe ile bahsetmeyi, yargıyı devamlı geri bırakmayı emreder. Bu sebeple siz de “Geldim” dememelisiniz, “bana öyle geliyor ki geldim” demelisiniz.
Sganarelle: Bana öyle geliyor ki mi?
Marphurius: Evet.
Sganarelle: Tuhaf şey! Elbette bana öyle gelir, çünkü öyledir.
Marphurius: Böyle bir sonuç çıkarılamaz. Bir şey gerçek olmadan da size öyle gelebilir.
Sganarelle: Nasıl? Benim buraya geldiğim gerçek değil mi?
Malphurius: Belli olmaz, biz her şeyden şüphe etmek zorundayız…

Diyaloglar artan bir komiklik içinde devam eder. Burada asıl varmak istediğim sonuç şudur. Moliere diyince akla ya “Cimri” oyunu gelir veyahut “Hastalık Hastası” gelir. Onun genellikle bu oyunları sıkça oynanır. Büyük kalemlerin belli oyunlarına takılıp kalmak yanlıştır. Tiyatro Toplulukları oyun seçerken hemen ilk başta o yazarın en çok bilinen, en popüler oyunlarına yönelmeleri yerine onun öteki oyunlarını da gözden geçirmeliler. Tatlı bir kaynaktan bir tasa su doldurduğumuzda o suyun altı da tatlıdır, üstü de tatlıdır. Üstat Poquelin gibi yazarların bütün eserleri göz önüne alınmalı, lokalize olunmamalı, yelpazenin birkaç dilimine takılıp kalınmamalıdır.

Mehmet Murat ildan

GERHART HAUPTMANN’IN RAHİBİ TÜRK DEĞİL Kİ!

Bir ülkede tiyatronun gelişmiş olduğunun en önemli göstergelerinden biri klâsik oyunların hangi sıklıkta oynandığı, hangi sayıda oynandığıdır. Bu açıdan ülkemize baktığımızda durum hiç de iç açıcı değil. Nicelik açısından beklenen şey klâsiklerin sıkça oynanması, çok sayıda oynanmasıdır. Ancak bunlar da yetmez elbette. Bir de oynanan bu klâsiklerin nitelik açısından da iyi bir düzeyde olmaları gerekir.

Bu nitelik meselesinde en önemli sorunlarımızdan biri oyunları Türkleştirmeye çalışma meselesidir. 1997 yılında vefat eden Devlet Tiyatrosu sanatçılarından Turgut Sarıgöl’ün ismi ve imzasının yer aldığı bir oyun var elimde. Gerhart Hauptmann’ın “Elga” isimli “pericelik” türüne yakın oyunu bu. Hauptmann Alman natüralist tiyatrosunun önde gelen isimlerindendir, çok yetkin, çok yetenekli bir kalemdir. 1912 yılında Nobel Edebiyat ödülünü almıştır.

Oyun metni üzerinde sahnelenmeye hazır hale getirilmek için kırmızı kalemle bazı değişiklikler yapılmış. Sayfa sekizdeki bir değişikliği örnek olarak vereyim. Metinde Rahip bir Şövalyeye “Kardeş!” diye hitap ediyor. Bu kardeş sözcüğünün üzeri çizilmiş ve “Birader!” yazılmış. Yani oyun oynandığında Rahip, Şövalyeye “Birader!” diye seslenecektir. Bu olaya basit ve masumane bir değiştirme gözüyle bakılsa da bu esasen oyunu berbat eden çok yanlış bir yaklaşımdır! Alman klâsiğinin Türkleştirilmesi, Alman havasının yitirilip bozulmasıdır. “Kardeş”in “Birader!” olarak söylenmesinde amaç nedir? Seyirciye, “Bakın, Hauptmann da bizden biri!” demek midir? Oyunu seyirciye yakınlaştırmak, onu oyuna ısıtmak mıdır? Hauptmann’ın Rahibi Türk gibi konuşmak zorunda mıdır?

Verdiğim örnek elbette sahnelerde niteliği fena halde düşürücü, saygın eserlerin havasını müthiş derecede bozucu bir uygulama. Bir Alman rahibi oynayan oyuncu sahnede “Amen” yerine “Amin” dediği anda eser Türkleştirilmiş olur! “Amin” diyen rahip dikkatli izleyicinin gözünde, onun imgelem dünyasında bir anda Müslümanlaşır! Bir Alman uşak, “Allah’ım bana yardım et” derse oyunun büyüsü bozulur! Çünkü o, “Tanrı’m bana yardım et!” demelidir.

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum ki bir yönetmen, bir oyuncu oyunu sahnelerken, oynarken seyirciyi değil sanatı düşünmelidir. Sanat neyi gerektiriyorsa o yapılmalıdır. Bir Alman klâsiği Alman kültürü çerçevesinde, bir İngiliz klâsiği İngiliz kültürü çerçevesinde oynanmalıdır. İstanbul şehir korosunu kuran müzik yönetmeni Muhittin Sadak’ın sözünü burada bir kez daha yinelemek istiyorum: “Sanat halka inmez, halk sanata yükseltilmelidir!”

Mehmet Murat ildan

KIZIL SAÇLI ZEKİ İRLANDALI

Ölümünün üzerinden 54 yıl geçmiş olan Bernard Shaw genellikle İngiliz olarak bilinir ve edebiyatla ilgilenenlere İngiliz Oyun yazarlarından kimleri biliyorsunuz diye sorsanız pek çok kişi Shakespeare’in yanında Shaw’ın adını verir. Hatta BBC dizilerinden “Emret Başbakanım”da bu konunun esprisi bile geçer. Aziz Çalışlar’ın Tiyatro Ansiklopedisi’nde de İngiliz Oyun yazarı diye geçer. Gerçek şu ki George Bernard Shaw Dublin’de doğmuştur ve bir İrlandalıdır!... Shaw’ın “Sezar ve Kleopatra” oyununda Sezar, Britannus için “Barbarın biri!” der, “Kendi adasının gelenek göreneklerini doğa yasası sanır!” diye de ekler. Britanyalıları sivri diliyle eleştirir!...

53 oyun yazmış olan Sosyalist Shaw’ın çok zeki esprileri vardır. Bunlardan bir tanesi şöyle: Yaşlı ve zengin bir Fransız madam genç bir kemancıyı himayesi altına almıştır. Shaw da oldukça iyi bir müzik eğitimine sahip olduğu için Bernard Shaw’ı genç kemancıyı dinlemesi için salonuna çağırmıştır madam. Resital bitince madam sorar:
-Nasıl buldunuz, bay Shaw?
-Bana Victor Hugo’yu hatırlattı!
-İyi ama bay Shaw, Victor Hugo keman çalmazdı ki!
-Bu da çalmıyor zaten!..

40 yaşından sonra bir oyun yazarı olarak ünlenen Shaw’ın çok sayıda ince, iğneleyici sözleri vardır. Örneğin bir gün, parası bol bir lord bir oyun yazmış ve Shaw’a oyunu incelemesi için göndermiştir. Shaw oyunu tek kelimeyle rezil etmiştir. Lord da buna fena içerleyerek hemen Shaw’ın kapısına dayanıp lafını patlatmıştır:
-Bay Shaw, siz yalnızca para için yazıyorsunuz, oysa ben şan, şöhret, şeref için yazıyorum, demiştir büyük bir kızgınlıkla.
Shaw sakince yanıt verir:
-Her ikimiz de kendimizde bulunmayan şeyler için yazıyoruz, sayın lordum!..

Bernard Shaw 70 yaşında (1925 yılında) Nobel Edebiyat Ödülü aldı. Ödülü aldığını öğrendiğinde: “Kıyıya çıktıktan sonra bana cankurtaran simidi uzatıyorsunuz,” demiştir ve ödülü reddetmiştir. Ancak paranın çokluğu karşısında ödülü sonradan kabul etmiştir. Bernard Shaw Nobel parasını yine edebiyata harcadı, ülkemizde Düş Oyunu’yla tanıdığımız August Strindberg’in bütün oyunlarını İngilizce’ye çevirtti, İsveçli yazarların İngiltere’de tanınmalarını sağladı. İngiliz-İsveç ortak yazın fonu kurdu. Shaw’ın bu tür ödül geri çevirmelerinden biri de İngiliz Krallığı Liyakat Nişanı’dır; üstat bu nişanı almayı kabul etmemiştir.

Onun değişmeyen özelliği esprileridir. “Çikolata Asker” oyunu oynadığında halk bu oyunu ayakta alkışlamıştır. Shaw da sahneye çıkıp seyircileri selamlamıştır. Ancak seyircilerden biri “Yuuh” diye bağırmıştır. Üstat Shaw’ın cevabı yine tam Shaw’cadır!
-Ben de tastamam sizinle aynı fikirdeyim, yuhalamanıza katılıyorum. Ama ikimiz birlikte bir tiyatro dolusu bu halka karşı ne yapabiliriz ki?...

Shaw’ın romanları da vardır. Üstat 5 tane roman yazmış ve bunlar 60 yayınevince geri çevrilmişlerdir!!! Bu yayınevi sahiplerinden biri bir akşam yemeğinde Bernard Shaw’ın yanına denk gelmiş, o sırada da Shaw derin düşüncelere dalmış bir haldeymiş. Yayınevi sahibi sormuş:
-Bay Shaw, şu anda aklınızdan geçen düşünce için bir şilin veririm.
-Değmez, çünkü sizi düşünüyordum diye yanıt vermiş!

Günümüzde Shaw gibi büyük yazarlara geçmişte kalmış insanlar gözüyle bakan, onları okumayanlar bulunmakta! Onlar asla geçmişte kalmazlar; geçmişin altınları, geleceğin de altınlarıdır. Şunu asla aklımızdan çıkarmamamız gerekir ki, büyük eserlerin çok büyük bir bölümü geçmişte, onlarca, yüzlerce yıl önce yaratılmıştır ve geçmiş henüz aşılmamıştır!.. Shaw’ın parlak zekasının pırıltıları, bugün de karanlıklar, loşluklar içindeki yolumuzu aydınlatmaktadır.

Mehmet Murat ildan

MARCEL ACHARD’IN AŞKIN ACISI

Tiyatro oyunlarını okumayı sevenler Dost, İmge, Arkadaş ve benzeri büyük kitapçılara gittiklerinde Fransız oyun yazarı Marcel Achard’ın oyunlarını bulamazlar raflarda. Zaten pek çok önemli oyun sadece dar sokaklardaki, garip pasajların içindeki sahaflarda bulunmaktadır ülkemizde. Okumak için yalnızca kitapçıların raflarıyla yetinenler çok önemli eserleri kaçırırlar ve tiyatro dünyaları eksik ve fakir kalır.

Marcel Achard 1899 Lyon doğumludur. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra tiyatroyu kendisine meslek edinmek için Paris’e, fırsatlar şehrine gitmiştir. Paris’te büyük sıkıntılar çekmiş, gazetecilik, suflörlük yapmıştır. Suflörlük yaptığı yerde oyunlar yazmaya başlamış ve ilk oyunlarını Vieux Colombier’de oynatmıştır.

İlk büyük başarısı “Voulez-vous Jouer ave Moi?” (Benimle Oynar mısın?) isimli oyundur. Oyun, Cumhuriyetimizin kurulduğu yılda, 1923’de sahneye konmuştur. Bu oyunda iki tane sirk soytarısı vardır ve Achard bu soytarılardan birini bizzat kendisi oynamıştır. Fransız komedisinin yeni yeteneği olarak büyük alkış toplamıştır bu oyunla. Verimli bir tiyatro yazarıydı o; yılda bir ya da iki oyun çıkarmıştır. Otuzdan fazla oyun yazmıştır mösyö Achard, bunlardan bir tanesi “Le Mal d’Amour,” Aşk Acısı’dır.

Bu oyunun çevirisini Lutfi Ay yapmıştır. Çevirinin öyküsü gerçekten ilginç. Lutfi Ay 1955 yılında Paris’teki Theatre en Rond’a gitmiştir. O gece orada Mösyö Achard’ın “Benimle Oynar mısın?” oyunu sahnelenmektedir. Lutfi bey oyun bitince yazar Achard ile tanışmış ve onu tebrik etmiştir. Türkiye’de kendisinin henüz hiçbir oyununun çevirisinin yapılmadığını söylemiş ve eğer yeni bir oyunu varsa onu çevirmek istediğini söylemiştir. Achard böyle bir oyunu olduğunu ve isminin “Dünyanın En Güzel Aşkı” olduğunu belirtmiştir. Achard oyunun bir aşk, bir kahramanlık ve alçaklık, bir sadakat ve ihanet, bir harp ve ölüm oyunu olduğunu söylemiş, müsveddesini Lutfi Ay’a göndermiştir. “Dünyanın En Güzel Aşkı” başlığını da değiştirmiştir Achard. Yeni başlık “Aşk Acısı”dır.

Sayın Lûtfi Ay’ı tebrik etmek lazım; Paris’te provaları yeni başlamış güzel bir oyunu Türk izleyicisine aktarma heyecanı, o büyük şevki için ona teşekkür etmek gerekir. Oyun 1955 yılında Paris’te oynanmıştır, ancak Türkiye’de Şehir Tiyatrosu Edebi Kurulu bu oyunu oy çokluğuyla reddetmiştir!! Bu bana biraz da iktisatçı John Maynard Keynes’in sözlerini hatırlattı: “I evidently knew more about economics than my examiners” (Öyle görünüyor ki iktisadı beni sınav yapanlardan daha fazla biliyordum…) Devlet memuriyeti sınavlarında kötü not aldığında söylemiştir bunu bay Keynes!... Oyun daha sonra Devlet Tiyatrosu Edebi Kurulu’nda incelenip kabul edilmiştir. Bir Edebi Kurul’un hatası/yanlış değerlendirmesi başka bir kurul tarafından giderilmiştir.

“Aşk Acısı,” La Rochelle’i kuşatan Rochenoire’la kuşatılan kentin ileri gelen Protestan ailelerinden birinin güzel kızı Marie’nin aşkıdır. Bu aşk herkesin dilindedir, efsane olmuştur adeta. Ancak oyunda bir başka aşk daha yer alır, halkın bilmediği bir aşktır bu. Rochenoire’ın şair seyisi Gaspard’la çingene sevgilisi Stella’nın aşkları. İşte Marcel Achard bu bilinmeyen aşkı yüceltir oyunda. Gaspard, efendisi Rochenoire güzel Marie’ye kavuşsun diye çok fedakarlıklar yapar, hayatını bile tehlikeye atar. Marie’yi La Rochelle kentinden birkaç defa kaçırıp getiren sadık bir dosttur Gaspard. Kuşatma uzadıkça Rochenoire güzel Marie’yi unutur ve Stella’ya göz diker. Elbette olayların özüne inebilmek için oyunu okumak gerekiyor.

Tekrar başta yazdığım meseleyi arz edeyim: Okumak için sadece kitapçıların raflarıyla yetinenler, sahafları gözden geçirmeyenler çok önemli eserleri kaçırırlar ve tiyatro dünyaları pek dar, pek fakir kalır. Tiyatroyu gerçekten sevenler, zaman içerisinde sahaflardan elde ettikleri oyunlardan kütüphanelerinde birkaç raflık bir tiyatro bölümü oluşturabilirler.

Mehmet Murat ildan