Wednesday, August 26, 2009

ODTÜ TİYATRO ŞENLİĞİNİN ARDINDAN

2005 ODTÜ Tiyatro Şenliği, ODTÜ Oyuncuları’nın (METU Players) 1960’ta kurdukları tiyatro topluluğu tarafından 23 Nisan – 1 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirildi. İlk şenlik 39 yıl önce, 1966 yılında yapılmış ve daha sonra gelenekselleşmiştir. Topluluk 2 kez de politik yapısı olduğu gerekçesiyle kapatılmıştır. Bu seneki şenlikte 20 kadar oyun sahne aldı. Yoğun ders ve sınav yükü altında bu tür uzun süreli bir etkinlik organizasyonunu başarıyla gerçekleştirdikleri için ODTÜ oyuncularını tebrik etmek gerekir.

Organizasyon daha iyi yapılabilir miydi diye bir soru sorulabilir. Fakat bu gereksiz bir soru olur; çünkü bu sorunun cevabı her zaman için “Evet”tir! Her zaman daha iyisi yapılabilir. Bu, bütün meseleler için geçerlidir. Berbere gittiniz, saçınız daha iyi kesilebilir miydi, evet kesilebilirdi; bir yol asfaltlandı, daha iyi asfaltlanabilir miydi, evet asfaltlanabilirdi… Daha iyi yapılmanın sınırı yoktur…

Bu şenlik süresince aklıma gelen ve henüz aklımdan kaçıp havaya karışmamış birkaç düşünceyi ve gözlemimi buraya aktarmak istiyorum. Önce İngiltere’den bir örnek vereyim: Londra’ya trenle 45 dakika uzaklıktaki Essex Üniversitesi’nde 1972 yılında bir tiyatro binası yapılmış. Binanın ismi “Lakeside Theatre” yani “Göl Kenarı Tiyatrosu”dur. Tiyatro binası, ünlü ressam John Constable’ın resimleriyle ölümsüzleştirdiği Wivenhoe Parkındaki gölün hemen yakınındadır. Bu tiyatroda özellikle Cuma günleri saat 19.30’da amatör ya da profesyonel gruplar düzenli olarak oyunlar sahnelerler; oyunlar paralıdır ve halka açıktır. Öğrenciler para kazanırlar; oldukça başarılı oyunlar oynanır. Bir düzenlilik vardır!..

Bu örnekten şuraya gelmek istiyorum. Türkiye’de “Her Üniversiteye bir tiyatro!” şeklinde özetlenebilecek bir proje mutlaka ortaya konmalıdır. Diyelim ki 100 üniversite var. Her binanın maliyeti 1 trilyon olsa 100 trilyon eder. Bu, devlet için hiç de önemli bir miktar değildir. Zaten dört konuda para meselesi tartışma konusu yapılmamalıdır. Nedir bu dört konu? Eğitim, Bilim, Sağlık ve Sanat!..

ODTÜ kampusu Türkiye’nin en gelişmiş kampusuna sahip, ancak bir tiyatro binası yoktur. Şenlikler her sene Mimarlık amfisinde yapılır ve adı üzerinde orası Mimarlık amfisidir! Tiyatro binası bağımsız bir bina olmalıdır; sadece tiyatro için kullanılmalı ve tıpkı İngiltere’den verdiğim örnekte olduğu gibi bu binada her Cuma ya da her hafta sonu düzenli oyunlar oynanmalı ve oyunlar paralı, halka da açık olmalıdır!.. Oyuncular para kazanabilirler; bu onların haklarıdır!..

Şenlik süresince ilginç oyunlar oynandı. Bu oyunları ayrıntılı bir şekilde buraya yazmak, tek bir yazıya sığdırmak mümkün değil. Bazı isimleri ve bazı noktaları belirtmekle yetineyim. Mesela Boğaziçi Üniversitesi Oyuncularının “Turandot ve Aklayıcılar Kongresi” isimli oyunu güzel bir oyundu. Orijinal ismi “Turandot oder der Kongress der Weisswascher” yani Turandot ya da Çamaşırcılar Kongresi’dir! Esasen orijinal isimleri değiştirmemek daha doğru olur!..

Oyun 1950’lerde yazılmış. Brecht 1956 yılında öldüğüne göre onun son oyunlarından biridir bu. Bir oyunda önemli unsurlardan biri de müziktir. Bu oyunda güzel Çin müzikleri seçilmişti ve ışıklar karardığında bu müzik hoş bir atmosfer yaratmaktaydı.

Aklıma gelen bir başka oyun da Zastrossi (Karanlık Güçler Üstadı) isimli gotik oyun. Orijinalinde “Zastrossi - Master of Discipline” diye yazar. Discipline’in çeşitli anlamları vardır; biz bunu “Zastrossi - Cezalandırma Üstadı” olarak da çevirebiliriz!..

Bu oyunu Kanadalı ünlü romancı ve şair George Walker (1772-1847) yazmış. Uludağ Üniversitesi Oyuncuları da sahneye koydular. Başkaları için yaşamanın, başkalarının hedeflerine alet olmanın tuhaflığını yansıtır bu oyun. Oyun içinde güzel espriler vardı. Bu noktada önemli bir soru sormak istiyorum: Bir oyun, metin okunmadan sadece sahnede seyredilerek iyi anlaşılabilir mi? Bu sorunun cevabı kesinlikle “Hayır”dır! Oyun oynanırken insan zihni pek çok şeye kayar; dikkati bir yere yoğunlaştırmak çok zordur. Mesela Zastrossi gerilerden sahneye ilk çıktığında kıyafeti nedeniyle benim aklıma hemen Monte Kristo Kontu ve onun hikayesi geldi. Bu birkaç saniyede zihin başka yerlere gider, başka boyutlara göç eder ve oyunu dinleyemez, söylenen sözleri atlar. Ya da bir oyuncunun kıyafetine gözlerinizi odaklarsınız, o sırada sözler akar gider, siz sözleri kaçırırsınız, ya da biri öksürür vesaire…

Bir oyun ancak ve ancak okunursa iyi kavranabilir. O nedenle tiyatro oyunlarının okunması sahnelenmesi kadar ve hatta ondan da çok daha önemlidir. Kişi ancak kendi zihinsel yalnızlığı içerisinde metnin koridorlarında dolaşarak metni iyi çözebilir, inceleyebilir. Bir oyunu seyretmeden önce metni okumak bence en doğru yaklaşımdır. Evet, oyunun sonunu ya da oyunun aşamalarını bilirsiniz o zaman; keşfetmenin hazzı, bilinmeyenden duyulan zevk azalır belki, ama oyuna daha bilinçli yaklaşmak açısından bu okuma işi çok faydalı olur!..

Seyrettiğim oyunlardan Eugene O’Neill’in “İp” isimli oyunu da güzeldi. Oyun Ankara Tiyatro Eğitimi Topluluğu tarafından oynandı. Slawomir Mrozek’in “Açık Denizde” isimli absürd oyunu da ilginçti: Bir adada 3 kişi vardır; 1 kadın ve 2 erkek. Bunlar açtırlar ve birinin yenmesi gerekmektedir; 2 erkek kadını yemek için işbirliği yaparlar ve her şeyi kılıfına uydururlar. Yalova’dan Tiyatro’l grubu oynadı bu oyunu. ODTÜ Oyuncuları ise bu sene Shakespeare’in Fırtına oyununu oynadılar. Bu, üstat Shakespeare’in yazdığı son oyundur. Peri sahnesinde görsel bir güzellik vardı. Klasikler konusunda benim felsefem kısaca şu: “Klasikler klasikçe oynanmalı!” Yani oyuna hiçbir post-modern öğe sokulmamalı. Shakespeare oyunları oynayan amatör ya da profesyonel herkese BBC Shakespeare Dizilerini tavsiye ediyorum…

ODTÜ şenliğinde oyunlardan sonra geleneksel olarak oyunla ilgili söyleşiler yapılır ve burada oyunculara, yönetmene sorular sorulur. Şimdi yine sorulmaması gereken sorulardan birini daha belirteyim: Oyunun verdiği bir mesaj var mıdır? Bu tür sorular gereksizdir. Elbette vardır! Bütün oyunların bir mesajı vardır; mesajsız oyun olmaz, olamaz. Mesajlar da ikiye ayrılır: Yazarın verdiği mesaj ve bir de okuyucunun/seyircinin/sahneleyicilerin algıladığı mesaj. Bu ikisi bazen çakışır; bazen de yazarın hiç düşünmediği ya da böyle bir mesaj vermediği halde seyircinin/okuyucunun/sahneleyicinin kendi kendine yarattığı mesajlar vardır! Bunlar bazen zenginlik yaratabilir, bazen de oyunu çarpıtabilir. Değişmez olan şey şudur: Her oyunun bir mesajı vardır, mesajı yokmuş gibi görünen oyunların bile!.. Söz varsa mesaj vardır!.. Bu mesaj önemsiz olabilir ya da çok önemli olabilir; ama önemli ya da önemsiz bir mesaj vardır.

Söyleşilerde soru sorulma konusunda da birkaç şey söylemek istiyorum. Ülkemiz insanları, ister profesör olsun, ister öğrenci, ister ev kadını, ister araba tamircisi, soru sormakla konferans vermeyi pek ayırt edemiyorlar! Kişi soru sormak için izin alır, sonra konuşmanın sonu ve soru bir türlü gelmez. Bu olay gerçekten sıkıcıdır ve insanlarımıza kısa ve net soru sormanın müthiş güzelliği mutlaka hatırlatılmalıdır, öğretilmelidir!.. Bir insan neden kısa ve net soru soramaz? Çünkü kafası net değildir; fikirler karman çormandır. Kısa ve net soru soran insanın kafası nettir ve o iyi bir sorucudur! Lafı alıp Üsküdar’ı geçen sorucu ise tam bir felakettir!.. Kısa soru sormak kibarlıktır da!..

Ve son olarak sanat ortamları ve sigara meselesine deyineyim. Sanat güzeldir, sanat inceliktir, sigara çirkindir, sigara kabalıktır. Bazı yabancı ülkelerde halka açık parklarda dahi sigara içimi yasaklanmaktayken bizde kapalı alanlarda sigara içmek nerdeyse kuraldır! Sanat ortamıyla kahvehane ortamı arasında bir fark olmalı. Ayrıca sanatçı ve sanatsever kuramsal olarak duyarlı insan kategorisinde yer alır. Duyarlı? Neye karşı duyarlı? Başkasının sağlığına karşı duyarlı! Bu esasen bir ahlak meselesidir. Başkasının sağlığını tehlikeye atmak, umursamamak elbette ahlaklı bir davranış değildir. Sigara, insanı cazip yapmaz, entelektüel yapmaz, onu görünüş itibarıyla serseri ve pejmürde yapar, onu çirkinleştirir; ona bir şey katmaz, ondan ve çevresinden bir şeyler götürür. Sanat ortamlarından ve tabii bütün kapalı alan ortamlarından sigara içimini kaldırmak gerekiyor…

Bir haftalık bir şenliği bir yazıya sığdırmak mümkün değil. Bu şenliklerin senede 2 kez yapılmasını öneriyorum. Yani Eylül-Ekim gibi aylarda üniversiteler başlarken yine bu tür şenlikler yapılmalı bence. Baş-üstat Shakespeare’i, üstat Goethe’yi, Schiller’i, Racine’i, Hebbel’i, Ostrovski’yi, Gogol’u, Çehov’u, Goldoni’yi, Manzoni’yi, İbsen’i vs. gibi yazarların eserlerini daha sık aralıklarla seyretmek insana büyük keyif verir. Şenliğe katılan amatör tiyatroları ve ODTÜ oyuncularını bir kez daha kutlamak isterim!..

Mehmet Murat ildan

No comments:

Post a Comment